Friday, October 26, 2007

from now on...

The blog continues on:

http://serindusunce.wordpress.com/

see also





Thursday, October 25, 2007

Nuray Mert 25.10.2007

Nuray Mert olaylara şu şekilde bakmanın faydalı olacağını düşündüğünü söylüyor dünkü yazısında:

(...) Bu koşullar altında, ABD, Kürt unsurun Irak dengesinde daha uyumlu davranması ihtiyacı içindedir. Ancak, ABD için, Irak'ta tutunmasında baş desteği veren unsurla pazarlık yapmak, taleplerini aşağı çekmelerini sağlamak kolay değil. Bu gibi durumlarda, büyük güçler küçük işbirlikçilerini bir başkası ile terbiye ederler. ABD, İsrail gibi koşulsuz destek verdiği iddia edilen müttefikiyle ilişkilerinde bile, dolaylı yoldan bu türden tedbirler almak durumunda kalmıştır.
(...)
Ama Türkiye'nin estirdiği hava, Kürtlere karşı, 'Bakın Türkiye'yi zor zaptediyoruz' şeklinde çok faydalı bir mesaj işlevi görür. Bu söylediklerimden, her şeyi yine ABD planladı, tüm taraflar buna alet oldu anlamı çıkarmayın. Zaten var olan bir gerilimin tırmanması söz konusuydu. Ancak, bu denli tırmanmasının genel tablodan bağımsız olarak gerçekleşmesi biraz zor gibi görünüyor. Diğer taraftan, ortada böyle bir gerilim varken, Türkiye'de kamuoyunu fazlasıyla kışkırtacak Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı'nın gündeme gelmesi, geniş tabloyu göz önünde bulundurmadan izah edilebilir bir şey değil. Lütfen kimse, bu denli dikenli bir konunun, böyle bir dönemde tırmandırılmasının Pelosi'nin seçmen kitlesine verdiği sözle falan açıklamaya çalışmasın, komik oluyor.

Fitne - Yiğit Özgür

Biz böyle saf oldukça... (üzerine tıklarsanız karikatürü daha büyük boyutta görebilirsiniz.)

Birkaç ruh hastası Neo-con ortalığı yangın yerine çeviriyor, sonra teröristlere sağladıkları silahlarla resmen bizi tokatlıyor, ondan sonra da bu tokadı Kuzey Irak'tan gönderdiler diyorlar, biz de dalıyoruz!


Wednesday, October 24, 2007

Habercilik bu işte!

Milletçe birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olan şu günlerde Vatan Gazetesi çok daha hayati öneme sahip konulara değinip bizi birbirimize kenetliyor. Sağolsunlar, varolsunlar... Şimdilik 167 kişi yorum kısmında birbirine girip atışmış durumda. Telefatın kesinleşen sonuçları ilerleyen günlerde belli olur.

İki ayet 3/103-200

103. Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun, ayrılığa düşmeyin ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanları iken O, sizin kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve O'nun nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Bir de siz, bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz ve O, sizi tutup ondan kurtardı. Şimdi Allah'a doğru gidebilmeniz için size ayetlerini böyle açıklıyor.
200. Ey iman edenler, sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, savaş için hazır ve tetikte bulunun ve Allah'tan korkun ki arzularınıza eresiniz!
Yanıbaşımızda ateş içindeki Irak çukurunun ve önümüzde sabretmemiz gereken PKK belasının olduğu bu günlerde Kürt kardeşlerimizle birlikte yatıp kalkıp bunları okusak...

Tuesday, October 23, 2007

Ten Principles of Feminist Economics

Here they r.

Atatürk'ten ders almak

Önce bir alıntı:

"Burada maksut olan ve Meclisi âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır... Binaenaleyh muhafaza ve müdafaasiyle iştigal ettiğimiz millet bittabi bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslamiyeden mürekkeptir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 1997, s. 74-75)
Yani:
Burada istenen ve yüce Meclisi şekillendiren kişiler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden terkip olunmuş (birleşip karışmış) İslami unsurlardır, samimi bir topluluktur... Buna binaen koruma ve savunmasıyla meşgul olduğumuz millet tabiatıyla bir unsurdan ibaret değildir. Farklı İslami unsurlardan terkip olunmuştur.
Meali verdik tefsire geçelim. Yani Atatürk diyor ki birleştirici unsur ne ise onu ön plana çıkarırım. Zor zamanlarda birleştirici unsurlar üzerinden kavga edilmez aksine bunlar pragmatik niyetlerle de olsa ön plana alınır ya da kullanılır.

Kralı böyle. Kraldan çok kralcısı ise aşağıdaki gibi.

Sorunlar bitmiyor!

Gündeme bazen ilgisiz kalıyorum ama buna da ilgisiz kalamam.
Bakın yine nasıl bir sorun olmuş.

"0003 plakası da türbanlı" imiş. (Anasayfadaki sunum aynen bu. Haşim Kılıç'ın eşiyle birlikte fotoğrafı var bir de.)
Vah vah!
Anayasa Mahkemesinin başkanlık seçimi her zaman haberdir de, tam da bölücülükten muzdarip olduğumuz günlerde, sunumun bu şekilde; senelerdir öteki yaratıp çatışma üreten zihniyetle yapılması en hafif tabiriyle ayıp artık. Hükümet de seçmedi ayrıca o başkanı. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını 9-2'lik skorla geciktiren üyeler seçti. Yani ayıbın da bir sınırı olması lazım.

Nasıl "Millet olarak kenetlendik..." anlamadım? Kenetlenmeden bunu mu anlıyor Ertuğrul Fırkateyni - amiral gemisi?
Demek ki bazıları kenetlenmeyi bile bilmiyor.

Çağrışım yaptı:
Bir Yiğit Özgür karikatüründen.
Sokakta iki adam:
1- Milletçe birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olan şu günlerde nabıyon İsmail?
2- Bakkala gidiyorum abi.
1- De hadi s..... git!
(Git ama sakın Hürriyet alma! - mr. brooks)

Dani Rodrik'ten sinav sorulari

Şu sorulara cevap olarak sağlam fikirleriniz var ise Dani Rodrik'in dersinden geçebilirmişsiniz. Uluslararası ticaret üzerine sorular.

Dünyanın tüm beyaz yakalıları, birleşin!

Zincirlerimiz kısmı çok iyiydi.

Friday, October 19, 2007

Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransuva'ya mektubu

Öylesine yayınlıyorum. Çeviri de var aşağıda. İlk kısmın çevirisi eksik biraz. Ama eksik olsa da biraz yansıtıyor.

"... ben ki sultan-üs selatin ve burhan-ül havakıyn tac bahş-i hüsrevan-ı ruy-ı zemin, zıllulah-ı fil-arzeyn akdeniz'in ve rumeli'nin ve anadolu'nun ve karaman'ın ve rum'un ve vilayet- zülkadriye'nin ve diyarbekir'in ve kürdistan'ın ve azerbaycan'ın ve acem'in ve halep'in ve mısır'ın ve mekke ve medine'nin ve kudüs'ün ve külliyen diyar-ı arabınve yemen'in ve dahi bir çok memleketlerin ki aba-i kiram ve ecdat-ı izamım emerallahü berahinhüm kuvvet-i kahireleryle fethettikleri ve cenab-ı celalet-meabım dahi tig-ı ateşbar ve şemşir-i zafer-nigarım ile fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı sultan beyazıt han oğlu sultan selim han oğlu sultan süleyman han'ım. sen ki fransa vilayetinin kralı françesko'sun. dergah-ı selatin penahıma yarar ademin frankipan ile mektup gönderüp ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayup memleketimiz düşman müsteli olup, el'an hapiste olduğunuzu ilam edüp halasınız hususunda bu canipten inayet-ü medet istida eylemişsiniz. her ne ki demiş iseniz benim paye-i serir-i alem-masirime arz olunup tamam malum oldu. imdi padişahlar sınmak ve haspolmak ayıp değildir. gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır olmayasınız. öyle olsa bizim aba-ı kiram ve ecdad-ı izamımız nevveallahu merakidühüm daima def-i düşman ve feth-i memalik için seferden hali olmayup biz dahi anların tarikatına salik olup her zaman memleketler ve sa'b ve hasin kaleler fetheyleyüp gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Hak Sübhanahu Teala hayırlar müyesser eyleyüp meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. baki ahval ve ahbar ne ise mezkur adem'nizden istintak olunup malumunuz ola şöyle bilesiniz"

kaynak: prd. prof. i.h. uzunçarşılı, osmanlı tarihi, 2.,503

Yani:

ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren allah'ın yeryüzündeki gölgesi akdeniz'in ve karadeniz'in ve rumeli'nin ve anadolu'nun ve karaman'ın ve rum'un ve vilayet- zülkadriye'nin ve diyarbekir'in ve kürdistan'ın ve azerbaycan'ın ve şam'ın ve halep'in ve mısır'ın ve mekke ve medine'nin ve kudüs'ün ve bütün arap diyarının ve yemen'in ve dahi nice memleketlerin sultanı ve padişahı sultan bayezid han oğlu sultan selim han oğlu sultan süleyman han'ım. sen ki fransa vilayetinin kralı fransuva'sın. hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. her şeyden haberdar oldum. yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah'ın istediği ne ise olur. bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. böyle biliniz.

ekşi sözlük'ten alınmıştır

Geri kalan hersey için Mastercard

Zengin koca arayan bir genç kızın gayretkeşliği ve kendisine verilen cevap.

Türkçesi

Spekülasyon örneği ve biraz dilbilgisi

Ege Cansen -his excellency- demiş ki:

HZ. Muhammed kendisini tanımlarken ısrarla bir "ümmi" olduğunu söylemiştir. Ümmi, "üm" yani anne anlamındaki Arapça kökken türetilmiş bir kelimedir. Ümmi'nin sözlük anlamı "anasından doğduğu gibi"dir. Hiç kimse ömrü boyunca anasından doğduğu gibi kalamayacağına göre, Hz. Muhammed, gerek kendine "ümmi", gerekse kendisine inananlara "ümmet" (ümminin çoğulu) derken bu kelimeye muhakkak bir anlam yüklemiştir. Bu anlamı bulmaya çalışırken, o sıralarda Hz. Muhammed'in nasıl bir ortamda, daha da doğrusu baskı altında olduğunu hatırlamak gerek.
O devirde Mekke'de putperestler çoğunluktaydı. Az sayıda da Yahudi ve Hıristiyan yaşıyordu. Hz. Muhammed'in konuşmalarından ve halka yeni bir yol gösteren davranışlarından tedirgin olanlar, onun hangi puta taptığını veya hangi dine inandığını öğrenmek istiyordu. Hz. Muhammed de "Benim putum veya dinim yok, ben basit, sıradan ve toplumun en alt katmanından gelen biriyim, anamdan doğduğum gibiyim" manasında ümmiyim demiştir.

Bir miktar Arapça almışlığımız var. Önce bu "ümmi"nin anadan doğduğu gibi olmak anlamı üzerinde durayım.


Arapça bükümlü diller grubunda. Genelde üç harften oluşan kelime köklerinden birçok kelime türetilebilir.
İki örnek:
ktb: katib, mektub, kütüb, küttab, mekteb...
hkm: hüküm, hakim, hakem, mahkeme, mahkum, tahkim, tahakküm, hikmet...

Aslında her bir çekim otomatik olarak anlam veriyor. Mesela fiilin kökü "mef'al" biçiminde çekimlenirse fiilin yapıldığı yer anlamına geliyor.

Mekteb: Yazı yazılan yer. (ktb)

Mescid: Secde edilen yer. (scd)

Meclis: Oturulan, oturum yapılan yer. (cls: cülus oturmak demek; hatta Osmanlılarda tahta oturma bahşişi anlamında cülus bahşişi vardı.)

Mahkeme: Hüküm verilen yer. (hkm)

Medrese: Ders verilen yer. (drs)

Manzara: Nazar edilen / bakılan yer. (nzr) – son üç örnek feminen çekim olduğundan sonlarında "e/a" var

Merci: Rücu edilen yer. (rce)

Mesken: İskan olunan yer (skn)

Matbaa: Tab' olunan yer (tba)

Mersin: Yiğidin harman olduğu yer. (ok, memleketim diye bunu ben uydurdum.. bu arada memleket: mülk edinilen yer!)


Burada çok önemli olan ve Ege Cansen'in gözden kaçırdığı husus şu: Bu çekimler her zaman kesin anlam ifade etmiyor. Çünkü kelime çok geniş bir anlam kazanmış oluyor. Bu kelimelere insanlar kullanırken daha özel ve sınırlı anlamlar atfediyor. Hatta toplumdan topluma değişebiliyor aynı çekime atfedilen özel anlam. Mesela "mekteb" kelimesi yazı yazılan yer demek fakat Araplar ofis, büro anlamında kullanıyor. Türkler ise uzun süre okul anlamında kullanmış. İnsanlar toplumda bir kelimeye spesifik bir anlam giydirmişlerse kelimenin kökenine inip oradan kendince farklı bir özel/sınırlı anlam çıkarmak hataya sebep oluyor.

Ümmi kelimesi genel kabul gördüğü haliyle "okuma yazma bilmeyen, bu konuda belli bir eğitim almamış" anlamında kullanılır. Peygamberin farklı bir anlamda kullandığını düşünmemiz için bir sebep yok. Bunu konuyla biraz ilgili olan herkes bilmesi gerek. Bu bir yakıştırma değildir yani. Kelimeleri hep kökenlerine göre inceleyeceksek aynı kökten gelen ümmet kelimesinin "anne" ile alakasını kurmasını beklerim şahsen. Kelimelerin anlamını farklılaştırırsanız olmadık anlamlarla konunun ucunu farklı yerlere bağlamanız mümkün.

Bu haliyle Ege Cansen'in yazısı ucuna düğüm atılamamış ve zorlama bir yazı olarak görünüyor. Dine dair diğer yazılarında olduğu gibi. Sadece bir kelimeyi yanlış yorumlamak nelere sebep oluyor görüyorsunuz...

Wednesday, October 17, 2007

Yeni Şafak gazetesinin yayın politikası

Ekonomi konusundaki yayın politikaları objektiflikten uzak. Aslında sadece ekonomide değil tabii. Vaktiyle "O manşetler nasıl atılıyor" diye soru soruyorlardı Hürriyet'e. Hükümet gazetesi isen "O manşetler nasıl atılıyor" diye sorma hakkın var mı? Sen nasıl atıyorsan ötekiler de öyle atıyor işte. Tek farkı onlar ters taraftan yapıyor aynı işi...

Faiz indirimi için "Merkez "Yeter artık!" çığlıklarını duymadı" demişler.

Alt başlıklar şöyle:

Faize selam, sıcak paraya devam
Faiz lobisine selam verdi
Miyopluğu tescil edildi
Demek ki korkuyorlar
Bu oranın anlamı yok

Aynı gazete enflasyon düşünce övgüleri hükümete yolluyor.

Alternatif durumlar için başlıklar şöyle olur herhalde:

Enflasyon oranı düşse: Hükümet başarılı.
Enflasyon oranı yüksek çıksa: Merkez Bankası faizleri yüksek tuttuğu halde enflasyonu düşürmeyi beceremedi. Hükümet olacaktı ki anasını ağlatırdı enflasyonun...
Faizler inse: Az indi. O da hükümet sayesinde ha!
Faizler çok inse: MB yola geldi. Hükümet sağolsun.
Faizler binse: İş dünyası vırt zırt yapıyor. Olmaz ki böyle ama! Hükümet iyi ama.

Habere göre Süleyman Orakçıoğlu demiş ki:
En az 4 puanlık bir indirim yapmalıydı. FED yüzde 10'luk bir indirim yaptı. MB de yapsa 1.75'e denk geliyordu. Yüzde 10'luk olmadı. MB'nin tavrı sadece “Ben enflasyona ve fiyat istikrarına odaklandım. Yaşayan yaşasın çalan kalsın. Faize selam sıcak paraya devam” oldu.

Bu sözler küçükken yaptığımız futbol muhabbetlerini aklıma getirdi. Cim Bom Fener'e 3 attı. Fener de Beşiktaş'ı 2-0 yendi. Demek ki Cim Bom Beşiktaş'a 5 çeker. Daha fazla yoruma gerek yok.

Bir de takdirlerimi belirtmem gerek; bu ihracatçılar çok vatansever. Faizde çok para olmasına rağmen malı mülkü satıp faize yatırmıyorlar. Belki de dindar insanlardır, haram diye bulaşmıyor olabilirler. Öyleyse onu da takdir ederim şahsen. Ya da irrasyonel olabilirler diyeceğim ama dilim varmıyor. O kadar para yapmış adamlar, öyle olacaklarını sanmıyorum.

***

Yani Merkez Bankasının politikasıyla ilgili benim de aklımda sorular, şüpheler, bir takım eleştiriler var ama bu tür haberleri okuyunca kendi kendimi MB'yi toptan savunur halde buluyorum işte, ne yapayım...

Sorunumuz samimiyetsizlik galiba

İktisada dair konulara ilgi duymaya başladığımda, Merkez Bankasının faizleri gereksiz yere yüksek tuttuğunu, bunun sonucunda oluşan cari açığın ülkeyi felakete sürüklediğini yazan köşeyazarlarını fazlasıyla okurdum ve etkilenirdim. Uzun süre kriz olabileceğini düşünüyordum. Yaşadığımız küresel ekonomik düzen her an krizlere gebe görünüyor fakat söz konusu yazarların kriz çığırtkanlığı, kurdukları sebep sonuç ilişkileri açısından bana makul gelmiyor. Onlar daha çok belli bir kesimin sözcülüğü adına mantıklı olup olmadığına bakmadan avama yönelik yayın yapmayı sürdürüyorlar. Eh, biz de bu konuların "havass"larından sayılmayız ama biraz bilgilendikçe bu yazıların pek birşey ifade etmediğini anlamak zor değil. Kurdukları "faiz lobisi" cümleleri bu bakımdan uzun süre benim için hiçbirşey ifade etmedi diyebilirim.

Bugün farkına vardığım diğer bir konu Merkez Bankası faizleri indirirken ortaya çıkan gürültüyle alakalı. Başbakanı bile tersleyebilen Merkez Bankasının, faizleri indirmeye başlaması birkaç etkili(!) zevatın "Faizler insin" sloganlarını attıkları zamana denk geldi diye etki altında kalıyor diye suçlanması, aslında gerçekten bir faiz lobisinin de olduğunu gösteriyor. Hem bu "Faizleri indirin" diyenler uzun süredir hep böyle bağırıp durmuyorlar mıydı? Merkez Bankası senelerdir direndi de niye şimdi yelkenleri suya indiriyor olsun? Bu adamlar hep böyle bağırmaya devam edecekler. Merkez Bankasının etki altında kalmadığını ispatlamak için bunların ağzını tıkamak mı lazım? O da ifade özgürlüğüne ters! Gel de çık işin içinden.

Yani benim anladığım aslında bir de faiz lobisi var ve bu lobi şu anda Merkez Bankasına "Bak güvenilirliğine çamur atarım, gazete köşelerinde yazarlarım var" der gibi davranıyor.

Sonuç olarak söylenen herhangi birşey doğru bile olsa, menfaate alet edilmek için dillendiriliyorsa hiçbir kıymeti kalmıyor. Sen istediğin kadar faiz lobisinden bahset; ben senin cebini doldurma derdinde olduğunu düşünüyorsam isterse on kaplan gücünde faiz lobisi olsun; benim tarafımdan yok muamelesi görüyor. Diğer taraf için de aynı şey geçerli.

Bu kadar yazıyı şunu söylemek için yazdım: Bence bu tür konulara ilgi duyan herkes, hataya düşmemek için, ilk önce insanların menfaat için ne büyük yaygaralar koparabileceğini ve ne kadar etkili olabileceklerini öğrenmeli. Bir de gerçek düşünceyle, sipariş üzerine olanları ayırt edebilmeyi...

***

Merkez Bankasının işi gerçekten zor. Doğru olduğuna inandıkları şeyi yapmaları gerekmiyor, bir sürü hangi saiklerle yazılıp çizildiği meçhul olan yaftalarla da uğraşmak zorundalar. Fatih Özatay'ın önceki yazılarından birinden aldığım sözlerle bitiriyorum:

Özellikle faiz hakkında hükümet üyelerinin konuşmamalarında yarar var. Bir bakanın 'faizler mutlaka düşürülmeli' demecinden sonra para otoritesinin faizi düşürmesi zihinlerde soru işareti oluşturabiliyor. Merkez Bankası'nın (MB) son faiz kararını alın. Bu köşede üzerinde çok durdum, bu kararın arkasındaki teknik nedenleri irdeledim. MB'nin bu kararı sadece teknik nedenlere dayanarak aldığından hiç kuşkum yok.
Ama benim kuşku duymamam yetmiyor. Bu tür demeçler MB'nin işini son derece zorlaştırıyor. Ne yapacak şimdi MB: Yanlış görüntü vermemek için, alınması gereken bir kararı almayacak mı? Kararı alırsa kendini nasıl savunacak? Hele bir de etrafta hemen bu kararın 'siyasi nedenlerle' alındığı yaftasının yapıştırılması hastalığı yaygınsa.

Monday, October 15, 2007

Irak, Amerika ve Kürtler üzerine

Bugünkü yazısını da okuduktan sonra iyice kani oldum ki Tamer Korkmaz'ın her yazısı okunmalı. Sadece akıllı bir adam olduğundan, üslubundan veya vatanperverliğimizi okşadığından dolayı değil, istihbaratı da iyi görünüyor.

Ayrıca Ertuğrul Özkök bile Amerika'ya posta koymuş. Neler oluyor yahu!? Açıklasalar da biz de öğrensek.

Bir çift sözüm de Amerikalılara.
Bu bölgede, eskiden dostunuz olan çok ülkenin kalbini kırdınız.
Kendinize çok düşman yarattınız.
Emin olunuz bunun bedeli ağır olacaktır.

Akbank reklamı - İhtiyacim Var Müslüm Gürses

Hedef kitle hakkında fikir veriyor. Sanırım geri dönüş oranları hala tatmin edici düzeyde! :)

Saturday, October 13, 2007

kapitalizm

Emin Colasan'in icinde Aydin Dogan'i yerden yere vurdugu kitabinin, Aydin Dogan'in sahibi oldugu D&R kitapci zincirinde satilmasidir kapitalizm. Ya da en azindan bir yonuyle boyle...

Serdar Turgut 13.10.2007

Serdar Turgut'un bugünkü yazısından:

Türk okuyucular, Leo Strauss adını fazla duymamışlardır. Amerikalı okuyucular da bilmiyor bu ismi ama Amerika politikasında son yıllarda ne oluyorsa bu Chigago Üniversitesi’nden profesörün bunların temelinde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kendisi Amerikan yeni-muhafazakârlığın fikir babası olarak kabul ediliyor. Dick Cheney başta olmak üzere karar alıcıların büyük bölümü onun öğrencisi. Leo Strauss’un görünürde basit olan ama felsefi kökenleri de yoğun olan bir teorik çerçevesi var. Toplumların elitler tarafından yönetilmesi gerektiğini söylüyor Strauss. Yönetmek için de kötülüğün planlanması gerektiğini açıkça belirtiyor. Çünkü kötülük her toplumun yola sokulması için gerekli sosyal şoku sağlar. Ayrıca uluslararası ilşkileri de bu çerçevede aşmak gerekir. Kötülük yapmaktan korkmayan akıllı insanların kontrolünde yaratılan büyük şoklar ile uluslararası ilşkiler düzene sokulabilir ve şoku yaratan üstün ülke bu süreçten büyük çıkar da sağlayabilir. Strauss’un ekonomik doktrini Chicago Üniversitesi’nden profesör arkadaşı Milton Friedman’ın teorilerine dayanır. Friedman Neoconların ekonomik gurusudur. Onun doktrinlerinin uygulamasının felaket ekonomisi adıyla incelemeye alan Naomi Klein büyük ilgiyle okunan ‘The Shock Doctrine, The Rise of Disaster Capitalism’ adlı kitabında şok yaratmaya dayalı dış politikanın yarattığı felaketlerden nasıl ekonomik çıkarlar elde ettiğini anlatıyor. Kitabın arka kapağında övücü sözleri bulunan ünlü casus romanları yazarı ‘kitapta anlatılanları son derece ürkütücü bulduğunu’ söylemiş. Gerçekten de öyle. Çünkü Leo Strauss’un öğrencileri olan Neoconlar hedefleri doğrultusunda son derece acımasız davranmayı meşru görüyorlar. Kendi ülkelerine karşı bile acımasızlar, tabii afetlerin bile bir ülke halkının (sıradan insanların) kontrol altında tutulmasında yararlanılabileceğini söylüyorlar. Naomi Klein kitabında bütün bu doktrinin kökenlerinin Amerikan Gizli Servisi’nin bireyleri kontrol etme deneylerine dayandırılabileceğini, bu kontrolün temelinde ise psikolojik tedavide kullanılan şok tedavisi olduğunu yazmış. Neoconlar bu şok terapisini kendi toplumlarına da başka ülkelere de uyguluyorlar (kitabın adı da buradan geliyor). Onlara göre Irak’ta yapılanlar da uluslararası çıkarlar doğrultusunda yapılan bir şok tedavisinden başka bir şey değil. 30 Ağustos’ta İran’a nükleer saldırı yapılsaydı bu da başka tür bir şok tedavisi olacaktı.

Wednesday, October 10, 2007

Ceza Hukuku sorusu 1

Ders çalışırken ilgiç bulduğum bir soruyu aktarıyorum. (Bu arada taksir, kusurlu hareket etmek demek. Bir de kasıt var; o daha fena.)

A yaralamak kastıyla B'nin hayati bölgelerine doğru ateş açmış; ancak B ölmüştür.
Buna göre aşağıdaki suçlardan hangisi oluşmuştur?
a) Kasten öldürme
b) Taksirle öldürme
c) Basit kasten yaralama
d) Sonucu nedeniyle ağırlaşmış kasten yaralama
e) Kastı aşan adam öldürme

Yanıt: Olayda sonucu nedeniyle ağırlaşmış kasten yaralama suçu oluşmuştur. Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, sonucu nedeniyle ağırlaşmış kasten öldürme suçu söz konusu olacaktır. Ancak, failin bu ağır sonuçtan sorumlu tutulabilmesi için onun gerçekleşmesinde taksir düzeyinde kusurunun bulunması gerekir. Olayda, A'nın kastı yaralamaya yönelik olmasına karşın, hayati bölgelere ateş açılmıştır. Hayati bölgelere ateş açılması sonucunda kişinin ölebileceği öngörülebilir bir sonuçtur. Fail dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandığı için ölüm sonucunda taksir derecesinde kusuru vardır. Dikkat edilirse, failin yaralamaya yönelik kastı; ölüm sonucunda ortaya çıkmasında taksiri vardır. Bu olayda, kastın aşılması suretiyle adam öldürme de söz konusu değildir. Zira, kastın aşılması suretiyle adam öldürme Yeni Türk Ceza Yasası'yla kaldırılmıştır. Yanıt, D seçeneği

Kaynak: Themis Hukuk Soru Bankası Sayfa 931 Soru No: 174

Üşenmeden yazdım. Noktasında virgülünde hata olabilir ama daha fazla değil emin olun. Daha ilginç bir soru vardı aslında ama şu anda bulamadım. Bulursam onu da yazarım. Şimdilik bunu irdeleyeyim.

Benim bu yanıttan çıkardığım sonuç şu: Bir adamın başına ateş ederseniz ya da hadi baş kısmı biraz ağır oldu; kalbine diyelim, sonra da ben sadece yaralamak istemiştim derseniz suçunuz hop düşüveriyor kasten adam öldürmekten sonucu nedeniyle ağırlaşmış kasten yaralamaya. Hayati bölgeye ateş açılması sonucunda kişinin ölebileceği öngörülebilir olmasına rağmen. Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandığınız için!!! Burası açıklamanın en garip kısmı aslında. Dikkat ve özen! Mahkemede hakim babacan bir tavırla "E be oğlum, madem yaralayacaağdın, ne diye gereken dikkati, özeni göstermedin" diyebilir. "Akşam elektrikler kesikti hakim bey, atış talimi yapamadım" diyerek suçu tamamen üzerinizden atabiliyor da olabilirsiniz. Suç işlemeden önce iyice incelemek lazım kanunları. Tabi bir ihtimal de Themis yayıncılığın biraz üfürüyor olması ama ben bu ihtimale pek değer vermiyorum. Piyasada en çok tutulan soru kitabıdır.

Adam öldürme durumunun cezası böyle olsa da bu post'tan ötürü benim başım yanabilir. Tam bilemiyorum. Baklava çalan çocuklar gibi mapus damlarında çürümeyiz inşallah. Milleti suça teşvikten filan. Ben yazayım da ne olur ne olmaz: Yukarıda yazdıklarım suça teşvik filan değildir. Adam öldürmek de yaralamak da kötü birşeydir. Yapmayın, yaptırmayın.

Sunday, October 7, 2007

Ahmet Selim ve H. Gökhan Özgün 07.10.2007

Ahmet Selim'den kapitalizm eleştirisi. Ekonomik düzen üzerine eleştirinin nereden başlaması gerektiği üzerine düşünmek isteyenler bence bu yazıdaki mantığa bir uğramalı en azından.

Gökhan Özgün'ün yazısı ise daha çok adalet arayışı üzerine. Aşağıdaki cümleler bu iki yazının paylaştığı ortak ruhu yansıtıyor bence:

Yağmur, deniz ve kapitalizm
(...) Yağmursuzluk susuzluk artacakmış. Bunun da hesabı yapılır. Nerelerde ne kadar azalacak ve ekonomiyi nasıl etkileyecek? Büyükler bir denge yolu bulabilecekse, bazı tedbirler alarak kendi durumlarını ayarlayabilirlerse; diğerlerinin başına gelecek olanlar tercih edilir. Kapitalizm böyle gerektirir... Bazı ülkelerde kitle halinde göçler yaşanır, aç-açık-işsiz kitleler oluşur imiş. Orayı bir soyutlama dairesine alırlar, ötesini sonra düşünürler. (...)


Son bir deneme
(...)"Tribünler mi? Oy kaygısı mı? Sayılar ve rakamlar mı? "Sayılar onları o kadar büyülemişti ki, sonunda ölülerini bile sayar oldular."(...)

Tuesday, October 2, 2007

Yeteeeeeeeeerrr, beynimi iğfal ettiniz!

Mahalle baskısı üzerine bir yazı yazacaktım, hatta bir kısmını yazdım ama sonra birden intibaha gelip vazgeçtim. Doğan Medya Grubunun kirli ve artık bizi iyiden iyiye aptal yerine koyan korku üretimi oyunlarını ciddiye alıp üzerine kafa yormak bile abes bence. Televizyonlarda hergün Malezya'yı, mahalleyi tartışanlar da bu oyunun basit bir parçası. (matrix!) Ne kadar akıllı görünürlerse görünsünler benim için bir kukla olmaktan öteye gitmiyorlar. Cingöz medya baronu kafasına göre gündemi belirliyor, çok akıllı görünen akademisyen, yazar zevat da onun üzerine konuşup duruyor. Kimse de demiyor ki "Ulan bizim meşgul olmamız gereken şey bu mu? Bütün dünya gazlamış gidiyorken Türkiye'ye vakit kaybettiriyor muyuz, n'aapıyoruz?"

Gündemimize periyodik olarak bu kısır tartışmaları sokan kodamanlar, biz bunlarla meşgulken -afedersiniz- hangi malı götürüyor, bu gündemler hangi pazarlıkların konusu oluyor acaba diye düşünüyorum.

Sonra canım sıkılıyor...

Ben de buradan kendi kendime bağırıyor, dost sohbetlerinde "Malezya Malezya'lılarındır" türünden geyik muhabbetlerine dalıyor ve bu sayede deşarj oluyorum, iyi mi!

Ek: Engin Ardıç'dan mük-kemmel bir yazı.

Monday, October 1, 2007

Ziyanı yok, zenginiz biz

Bir aile düşünün...
Ailede iki fert var ki ekonomiyle ilgili işlere bakıyorlar.
Biri faiz indirip çıkarıyor: Maksat fiyat istikrarı.
Öteki de geliri, gideri yer ve zaman bakımından ayarlıyor.
Birincisi biraz başına buyruk. Ama öyle olması daha hayırlı zaten. Kimse de birşey demiyor.
Bu durumda diğerinin borçlanacağı zaman birincinin ne yapacağını hesap etmesi gerekir değil mi?
Ama hayır!
Bu kafasına göre borçlanıyor. Üç gün sonra diğeri faiz indiriyor.
Ailenin 18.2'den borçlandığı günden 3 gün sonra 17.5'e düşüyor gösterge faiz.
Zarar etme ihtimaline karşın üç gün bekleyebilir halbuki, kasada para var...
Ben anlamadım yani.

Thursday, September 27, 2007

Din iki asirligina mi geldi?

Şu, girizgahın sonradan geleni:


Daha başlamadan hayatımda yer yer faiz ödemesi yapmış olduğumu, yani bu kuralları empoze etmeye çalışan bir radikal olmakla uzaktan yakından alakam olmadığını, hayatımı pek de bu kurallara göre yaşa-ya-madığımı ve fakat bundan bağımsız olarak İslam'ın neyi yasakladığını ve neyi emrettiğini arkasındaki görünür ya da zor anlaşılır sebepleriyle bilme isteğinde olduğumu, bu yazıları da bu amaçla yazdığımı ifade edeyim. Yani burada kısaca dinin neyi emrettiğini kavrama çabası içindeyim. Bunu da dinin emirlerinin analizini zamana ve mekana dair değerlendirmelere takılmadan yapmak en doğrusudur diye düşünüyorum. Zamanın şartları ve benimsenen şekilleri dinin kurallarının uygulamasına müsait değil gibi görünse de dinin kuralı odur.

Ne olur ne olmaz diye bu kısmı baştan yazayım dedim.


Din tüm kurallarıyla bir bütündür. Temeldeki kuralların uygulanmadığı bir ortamda temelin üzerine konan kuralın uygulanamaz olduğu gerekçesiyle eleştirilmesi makul değil. Ticarette dürüst olmayan, fesatsız ihaleyi meyvesiz ağaç gibi gören, işçisini kayıtdışı çalıştırıp hakkını yiyen, vergisini ödemeyen, alışverişten sonra fiş istemeyen, böylece 70 milyon insanın tek tek kul hakkına giren, "Ve en leyse lil insani illa ma se’a"yı (İnsan için çalıştığından başkası yoktur. - Necm Suresinden) unutup işten kaytarma ve avanta peşinde olan insanların bol olduğu, hadi bunları geçtim, (çünkü insani zaaflardır) en önemlisi; kurulu düzen(sizliğ)in bu tür davranışları koruduğu bir toplumda “Faizsiz hayat mı olur canım?” diyerek bir dini emri eleştirmek makul değil. İslam faiz yasağını koymuştur ama önce bunun uygulanması için önşart sayılacak prensipleri vaz’ etmiştir. Sen o kuralları uygular ve bilaistisna herkese uygulatırsan gör bak nasıl mis gibi oluyor faizsiz hayat. Bu temel kuralları ikame etmez, edilmesi için üzerine düşeni yapmazsan; bana öyle geliyor ki Allah faizden önce onların hesabını sorar.


İddia ediyorum ki bu temeldeki kurallar diye tabir ettiğim şeyleri hayatımıza uygulasaydık, yani hayatımızın her alanında dürüst ve çalışkan yaşasaydık; faiz çok kıytırık, kimsenin kendini uydurmakta zorlanmayacağı bir basit tercih meselesi olarak kalır; Japonya’da olduğu gibi zaten %0 dolaylarında olurdu. Resesyon zamanlarımızda bile kişi başına 30.000$'dan fazla gelir düşen bir ekonomide yaşar, işsiz kalanlara da sosyal politikalarla ayıracak paramız olurdu. Ama o temel kuralları uygulamaz ve uygulanması için başkalarını teşvik etmezsen, gün gelir onların üzerine bina edilmiş kuralı da yaşaman çok zorlaşır. Faiz konusunda hassasiyet gösteren her insana bunu hatırlatmak gerekir.


İslam’ın faiz konusundaki hükmünün anlamı bence şu:


Yatarak parana para katma, üretime bizzat gir, riski paylaş. Yani İslam üretimi kutsuyor, üretimsiz kazancı yasaklıyor diyebiliriz.


Bu çok genel bir kuraldır ve zamana mekana tabi değildir. 7. yüzyıldaki buğday ticareti de bu genel ve zamanlarüstü kuralı ayan beyan ortaya çıkarmak için önemlidir, başka birşey için değil. Kimse de 7. yüzyıl hurma piyasasından bir VOB yönetmeliği çıkaralım demiyor zaten. Ayrıca dinin temel kuralları hariç birçok kuralı içtihada açık ve özü değişmeden farklılaşmaya müsait. (Namazın kılınış şekli bile değişiyor mesela...) Yani ana ve değişmez iktisadi kural bu: Üretime katıl. Senin paranla yapılan iş kar ediyorsa sen de kar et, zarar ediyorsa sen de zarar et. Helal olmak kaydıyla istediğin işe para yatırmakta da serbestsin.


Vicdan konusu da çok önemli ve değinmek isterdim ama şimdilik bu kadar yazabiliyorum. Burada Dr. Jekyll'in şu yazısının sonundaki şu cümleye katılıyorum:

benim tercihim iktisat bilgimi, islamin ozune iliskin bilgilerimle karsilastirip vicdanimin hakemliginde kararlarimi almak. tabii ekonomix'in dedigi gibi. her koyun kendi bacagindan asilir. siz istediginizi yapabilirsiniz.

Kumar ve Spekülasyon

Sn. Ekonomix 3 soru sormuş. Ben de düşüncelerimi yazıyorum:

1. 2-3 sene once Amerika'da gayrimenkul fiyatlari %15 civarinda artarken diyelim ki ben $200000'a bir ev aldim. Eve hicbir degisiklik yapmadan 3 ay sonra ayni evi $220000'dan sattim. Bu yaptigim kumar midir, ticaret midir?
2. Bugun euro (dolara karsi) yukselirken $200000 dolar satip euro aldim diyelim. Bir ay sonra euro yukseldikten sonra elimdeki eurolari $220000'a satsam bu yaptigim kumar midir, ticaret midir?

3. Misir fiyatlari yukselirken borsada birimi $3'a misir alip iki ay sonra $3.3'a satarsam bu yaptigim kumar midir, ticaret midir?

Aslında kısa yoldan hepsi için "Spekülasyon saiki olup olmamasına göre değişir" denebilir. Malın alım amacı kullanmak ise (bu hisse senedi için temettüsünden faydalanmak, evi kiraya vermek ya da oturmak) zaten sorun yok. Mesela 2. soruda bir ay sonraki satış sözkonusu kişiye dolar lazım olduğu içinse diyecek birşey yok. Değilse aylık enflasyonun üzerinde kalan kısmı –arkadaş tabiriyle- caizn't diyebiliriz sanırım.

Kısa yoldan gitmezsek:

Spekülasyon yasak İslam’da. Yalnız yasak olan spekülasyon ile bugün borsada yapılan şeyin aynı olup olmadığından emin değilim.

Borsadaki spekülasyon fiyatı dengelemeye yarıyor. (Şuradaki son cümleye bakın) Fiyat olması gerekenden daha düşük noktaya ilerliyorsa alım yapanlar piyasanın sağlıklı işlemesine hizmet ediyor demektir. (Mankiw'in blogundan bir yazı hatırlıyorum. Aradım ama bulamadım, belki kaldırmıştır. Özetle bir öğrenci Mankiw'e borsada oynayanların insanların sırtından para kazanan parazitler gibi gördüğünü, bunların ekonomiye ne gibi bir faydasının olabileceğini sormuştu. Mankiw de ona; bu insanların piyasayı equilibrium point'e getirme konusunda hayırlı bir iş yaptıkları gibi bir cevap vermişti. Eh borsanın amacı buymuş zaten.)

Bu anlayışla piyasalardaki arbitrajcılar İslami açıdan temize çıkabilir. Kriz çıkarabilecek seviyede büyük yatırımı olan ve bu şekilde kullanmaktan çekinmeyen Soros ahfadını farklı değerlendiriyorum tabii.

Sözün özü “İslam’da spekülasyon yasaktır” sözüne derinlik kazandırmak lazım diye düşünüyorum. Şurada bazı aydınlatıcı bilgiler var. Bir kısmını alıyorum, daha sonra üzerinde durmaya çalışacağım:

Ma'mer bu konuda Peygamberden (SAV) bu Hadisi nakleder : " Kıtlık zamanında, tahılı, ilerde sağlayacağı kazanç için satın alıp biriktiren, büyük bir günahkârdır.» (Müslim ve Mişkat). Bir başka Hadisi Ömer nakleder : " Dışardan tahıl ithal eden ve piyasa fiyatına satanın geçimi üzerine Allah'ın lûtfu inmiştir. İlerde paha edeceği umuduyla tahılı piyasadan çeken, Allah'ın rızası dışına çıkmıştır.» (Buhari: 34, 58) Böylece fiyatları, suni olarak, arttırmak için tahılı ve öteki malları piyasadan çekmek, alıcıyı, daha yüksek bir fiyat ileri sürerek kandırmak, yasaklanmıştır. Fakat açık artırmayla satışa izin verilmiştir. (Tirmizi : 12, 10).
Hatırlatma: Yukarıda yazdığım görüşler işin “bence”si. Kesinlikle dini hüküm vermiyorum.
Bu tür konularda adet olduğu üzere “Doğrusunu Allah bilir” diyerek bitireyim.

Nominal - Reel Faiz'e devam

Bir yazı yazdım, onu sanırım sonra ekleyeceğim, yalnız şu kısmının acelesi var:
....
Nominal faizin mi reel faizin mi yasaklandığı konusunda...
Ben hep nominal faiz diye biliyordum. Aşağıdaki Hayrettin Karaman'ın görüşü:

Soru: Enflasyon oranında faiz helal midir? Yoksa faiz yerine altın, döviz vs. mi alınmalı?
Cevap: Faiz olursa, oran ne olursa olsun helal olmaz. Enflasyon oranında fazlalık faiz değildir. Mesela birine yüz lira ödünç verseniz, alt ay sonra enflasyon yüzde otuz olduğu için 130 lira alsanız bu otuz liralık rakkam fazlalığı faiz değildir, alt ay önce verdiğiniz paranın -satın alma gücü bakımından- eşit karşılığıdır. Bu böyle olmakla beraber faizcilik yapan bankalara para yatırarak buradan enflasyon oranında faiz almak caiz olmaz; çünkü: a) Bu bankalar sizden aldıkları parayı reel (enflasyon oranından fazla) faizle satmak suretiyle para kazanmakta ve size de o paradan ödeme yapmaktadırlar. b) Bankaya para yatırmak bir akit yapmaktır; bu akit, faizli para alım satım aktidir, sonunda kâr da olsa zarar da olsa yapılan akit faizli akit olduğu için İslam'a göre meşru değildir. Elinizde para var da bunu meşru yoldan nemalandıramıyorsanız Özel Finans Kurumlarına
yatırabilirsiniz.
Hayrettin Karaman benim için en güvenilir kaynaklardan biri. Bu durumda reel faiz konusunda hemfikiriz.

Wednesday, September 26, 2007

Kumar nedir, ne degildir: Buradan acikliyorum!

Ekonomitürk'de yayınlanan iki yazı üzerine birşeyler yazıyorum parça parça. 1 2
Konu aslinda Islami usullere uygun yatirim araclari. Bu kisim girizgah niteliginde diyebiliriz. Tanimlar, kavramlar filan...

Şimdilik "kumar" tanımıyla başlıyorum.
Ekonomix diyor ki:
1. Sonucu kesin olmayan bir olaya istirak etmek.
2. Kazanmaniz halinde maddi kazanc elde etmeniz, kaybetmeniz halinde maddi zarar etmeniz.

halinde kumar oynamissinizdir.

Bu tanima gore neredeyse her turlu ticaret kumar olur. Siparis uzerine uretim+satis haric diger tum satislarda malin elinizde kalmasi mumkun. Satis yapmak garanti degil. Ayrica sebze meyve fiyatlari da gayrimenkul gibi artip azalabilir. Ekonomix gayrimenkul alis satisini fiyatlar sansa bagli olarak degistigi icin kumar kategorisine almis, o zaman sebze meyve üretimini ve ticaretini de bu kategoriye almaliydi.

Neyse tanıma geçersek:

arapça "kımar"dan geçmiş sözcük.
para karşılığı oynanan oyun.
kaynak:ferit devellioğlu, osmanlıca-türkçe ansiklopedik lûgat, genişletilmiş 11.b., aydın kitabevi yayınları, ankara-1993, s. 527.---

tdk'ya göre://ortaya para koyarak oynanan talih oyunu.

Kumarin, sonucu belirsiz iktisadi faaliyetlerden ayirici yani; ortada katma deger yaratmaya dayali bir faaliyet olmamasidir bence. Malın değeri sabittir ve şansa bağlı olarak el değiştirir. Ticarette ise tüccarın kari konur. Sonucun belirsizligi kumar kriteri degildir. Mesela Milli Piyango'da buyuk ikramiyenin belirli bir kisiye cikmama ihtimali 1'e cok yakindir. Bu kumar oldugu gercegini degistirmez. Halbuki bir tuccarin malinin elinde kalma ihtimali -siparis uzerine uretim, alim, satim yapmiyorsa- M.P. biletinin belirli bir kisiye cikma ihtimaline kiyasla 1'den daha uzaktir. Sonuca dair belirsizlik daha fazladir. (Bu tuccar riski hesaplanabilir birsey degil ama MP ikramiyesinin cikmama ihtimali 1'e cok cok yakin oldugundan bu karsilastirmayi rahatca yapabiliyorum)

Bence yukaridaki TDK tanimi da biraz eksik. Ortaya paradan baska birsey koyarak da kumar oynanabilir. Malum; dona kadar gider bazi durumlarda.

Devam ederiz kismetse. Dini bilgimi kit saydigim icin okuyanlarin fazla birsey beklemesini rica ederim en bastan. Sonu fetvaya varmayacak yani. :) Kesin fikirlerim de yok. Sadece konuya birkac ekleme yapiyorum.

Monday, September 24, 2007

Modern düşünceli insanların Ahmedinejad'a yaptığı


İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad New York'daki Columbia Üniversitesi'nde bir konuşma yapmış. Başına hoş olmayan şeyler gelmiş.

Resimde görüldüğü üzere kürsüde adı yazılı olan üniversitenin adı siyah bir bantla kapatılmış. (Foto ntvmsnbc'den) Rektör de bu konuşmanın öncesinde "Fourth, to be clear on another matter - this event has nothing whatsoever to do with any “rights” of the speaker but only with our rights to listen and speak. We do it for ourselves." demek gibi ucuz ve aşağılayıcı bir laf cambazlığına başvurmuş zaten.

Yani demokrat olduklarından değil bu davet; hatta çağırdıkları ve davetlerine icabet eden insanı "Aslında sen konuşacak adam değilsin de biz bir dinleyelim dedik" türünden aşağılamalara maruz bırakan cinsten bir terbiyesizlikleri de mevcut. Sanırım bağış aldıkları muslukların kapanmasını istemiyorlar.

Ekşisözlük'teki şu yazının okunmasını tavsiye ederim. (silinme ihtimaline karşı aynen buraya da kopyalıyorum)

bollinger'in bir üniversite rektörü (başkanı) olmasından ötürü ertuğrul özkökvari bir açılış konuşması yaptığı konuşma olmuştur efendim.

e pek tabii amerikan federal hükümetinden gelecek fonlardan mahrum kalmamak için karşındaki bir ülke başkanına "siz beyle küççük ve zalim bir diktatörsünüz" demek icab ediyor. bir yandan da, onun konuşmaya hakkı yok, biz kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz, hatta çalmadan oynuyoruz demesi de lazım tabii. ama şimdi akademik komuniteye de ayıp olmasın onlara da bir göz kırpalım deyip fikir özgürlüğünden ve columbia üniversitesi'nin uzun süredir devam ettirdiği küresel konularda sağlıklı bir tartışma zemini sunma geleneğinden (columbia’s longstanding tradition of serving as a major forum for robust debate, especially on global issues) bahsetmek gerekiyor. amman unutmayalım tabii bir yandan da holokost'u reddetmek de ne oluyor diye iran başkanına hesap sorup, ülkenin en bi para sahibi olan yahudilere de yaranmak gerekiyor.

zor iş üniversite rektörlüğü tabii, böyle balans ayarları, dehşetengiz denge gözetmeleri gerektiriyor. ve böyle olduğu vakit benim gözümde koskoca rektörün ertuğrul özkök'ten pek farkı kalmıyor işin açıkçası.

hiçbirşey değilse bile amerikalılardaki bu "tepeden bakma" hadisesi beni çileden çıkarıyor. ahmedinecad rezil bir insan evladı savunulacak yanı yok. ama amerika'nın bu en köklü üniversitelerinden birinin başkanı dahi bush ve onun saçma sapan terör söyleminin gazına gelip bir "başkan"la ders verir gibi, hesap sorar gibi konuşmaya cesaret edebiliyor ya orası benim kıllandığım yer sedat abi.

madem "robust debate" (sağlıklı tartışma) diyorsun, kendi başkanını o kürsüye oturtup, aynen iran başkanına sorduğun soruları ona da sorabilir misin diyesi geliyor insanın zira çok daha fazlasını hakediyor kendileri. doğru soru amerika birleşik devletlerinin ırak'ta ne işi var olacakken, ahmedinecad'a bizim ırak'taki kahraman askerlerimize karşı proxy war (paralel savaş) yürütmeye utanmıyor musun diye çıkışıyor. doğru soru, bi nükleer silahsızlanma vardı ne oldu ona? ve bizim ve israil'in neden nükleer silahlarımız var? olacakken, neden nükleer silah yapmaya yelteniyorsunuz? diye soruyor başkan'a.

saddam hüseyin'e yapılan muamelenin aynısı iran başkanına yapılıyor şu anda. kendisini şeytan ilan eden inanılmaz bir propaganda mekanizması işliyor amerika'da. tabloid gazetelerin kapaklarında bugün "the evil has landed" (şeytan amerika'ya ayak bastı) şeklinde başlıklar vardı ahmedinecad'ın resmi eşliğinde. gazeteciler artık 11 eylül'deki iran parmağını sorgulamıyorlar bile. (yahu ne bitmez kaynakmış bu 11 eylül biz de faydalanmak istiyoruz). bu inanılmaz bir mekanizma çünkü bağımsız kimse yok ve gerçek bilgi diye birşey yok. işte bu yüzden aslında bir gece önce cbs televizyonunda yayınlanan röportajında ahmedinecad'ın tek cümlesi muhabiri bir anda susturmaya yetebiliyor aslında. ahmedinecad'a amerikan askerlerine saldırıyorsunuz, bütün dünya biliyor, ne diyeceksiniz? kahrol düşman şeklinde bir soru yönelten muhabire, ahmedinecad sadece "bunlar tek taraflı ve yalan haberler" dedi. muhabir birşey diyemedi çünkü kendi de biliyordu ahmedinecad'ın söylediklerinin doğru olduğunu. ama konu başka tabii, böyle bir şeytan yaratılması arada sırada medyaya da iyi geliyor, şeytan satışları artırıyor, halktaki milliyetçi gaz pompalanınca cepler parayla doluyor.

bütün bu propagandaya herkes inanabilir tabii de, columbia rektörü cüppenle ortaya çıkıp bir de sağlıklı tartışma ortamı gibi geyikleri ortaya attırdıktan sonra bütün bu kurgulanmış senaryolara gözlerini kapatıyorsan ondan sonra da bir devlet başkanıyla çocuk azarlar gibi konuşuyorsan... değil columbia üniversitesi rektörü olmak, fezada halay çeksen, denizlerin yirmibin fersah altından kum çıkarsan artık benim için beş para etmez bir adamsın. nerde kaldı muhalif bir alan olarak üniversite, fikir özgürlüğü... üniversitede konuşulanlar eğer sokaktaki red neck ırkçı amerikalının söylediklerinin bir parça daha düzgün ifade edilmiş şekli olacaktıysa, biz bu boku niye yedik be bollinger?

(kara, 25.09.2007 02:44 ~ 03:03)

Sunday, September 16, 2007

Ertuğrul Özkök'den

15 Eylül 2007 tarihli yazısından:
Keçeciler'in eşinin başı kapalıydı. Ama kızları son derece modern giyiniyordu.

Meali: (İkinci cümleye "Ama" ile başladığını gözönüne alarak) Başörtüsü modern bir giysi değildir. Modernliği, giyilen elbise ile ölçen bir anlayışa sahibim.

3 Ağustos 2007 tarihli yazısından:
Türkiye'de her kesimde kurumlarda müthiş bir modernleşme çabası var.
Ve bunun güzel sonuçlarını alıyoruz.
Modernleşme artık sadece belli kesimlerin tekelinde değil.
Hatta onları çoktan aştı bile...
Herkesin, özellikle de bugüne kadar kendini modern sananların dikkatine sunarım.


Meali: 43 gün sonra kendimle çelişen bir cümle kuracağım.

Wednesday, September 12, 2007

İspanyol meyhanesinde kim kime dum duma

(Hayallerde yaşayan bir genel yayın yönetmeninin yazısı. İspanyol meyhanesinden bildiriyor.)

Dün akşam Galatasaray taraflarında Haliç'e bakan bir İspanyol meyhanesinde yemekteydim. Ortalıkta seçkin davetliler filan yoktu. Ne garip! Kendime komplo düzenlenmiş gibi hissettim. Mekanın sahibiyle biraz konuştuk. Çok modern düşünceli bir insanmış. Komplolarla işi olacağını sanmıyorum. Bu yüzden "Bilerek mi çağırmadınız seçkin davetlileri" diye sormaktan vazgeçtim. Hınzır şüphemi anlamış olacak ki, kulağıma eğilip "Abi hepsi seçkin bunların, endişen olmasın, bizde öyle yanlış olmaz" diye fısıldadı, meyhanedekileri göstererek.

Tahmin ettiğiniz gibi tekmeyi basacağımız yazarlardan biriyle; Ziver'le yemek yemek için bu mekanı seçmiştim. Kendisine uzun uzun birşeyler anlattım. O dinledi sanki, ama ben dinlemedim. Artık sıkıldım bu konuşmalarımı dinlemekten. Bu yüzden konuşurken bir yandan mp3 çalarımdan Pink Floyd dinliyordum.

Yemeği yerken Sharon Stone'a benzeyen bir kadın yanımdan geçti. Aslında tam yanımdan değil, birkaç metre uzağımdan. Ama olsundu o kadarı da yeterdi. Bir dahaki sefere yanımdan da geçebilir diye düşünüp müteselli oldum.

Sharon Stone ve ona benzeyen kadınlar hep ilgimi çekmiştir. Gelin itiraf edelim bu sadece bana ait bir fantezi değil. Hepimiz yemek yerken yanımızdan, hadi olmadı birkaç metre uzağımızdan bir Sharon Stone veya ona benzeyen bir kadın geçsin istemez miyiz? Gerçeği söylemek gerekirse ben bazen George Clooney de geçsin istiyorum ama Türkiye'nin henüz buna hazır olduğunu düşünmediğim için bu konuya girmeye niyetim yok.

Tam onu gözden kaybettiğimi düşünürken tekrar gördüm. Yaklaştı yaklaştı. Aman Allah'ım o da nesi! Gelip masamıza oturdu. Yüreğim pıt pıt etmeye başladı. Kendimi bizim gazetedeki fış fış kayıkçı gibi hissedip hemen garsona bir fincan böreği söyledim. "Burda fincan böreği ne arasın lan dangalak" deyip kafama bir kayıkçı küreğiyle vurdu. Sanırım pek modern düşünceli değildi. Ama böylece çocukluğumuzun dörtlüğü tamamlanmış oldu ve ben sevindim umarsızca.

Sharon'a benzeyen şekerparenin masaya benim için geldiğini sanırken, o karşımda oturan ve az öncesinde gazeteden postaladığım Ziver'e "Naber canım, görüşmeyeli nasılsın" dedi... "Vay vay vay" dedim içimden: Ziver saman altına baraj kurup Sharon'vari hatunlarla canciş olmuş sen hala ona buna tekme basmakla uğraş... Neyse, o sırada Ziver beni dinlemeyi bırakıp kadına dönmüştü. Hemen kendisine şirin gözükme çabalarına girdim. Amacım bir jest yapıp benimle sözkonusu hatun kişi arasında bir samimiyet kurmasıydı. Ona hemen ne kadar şövalye bir insan (çok şövalye bir insan: bu tabiri yeni buldum) olduğunu söyledim ve mazide beraberce kırdığımız cevizlerden bahsetmeye başladım. Halbuki nafileydi, yüz vermiyordu bana. Galiba kalbini kırmıştım. Evet belki hak etmiyordum ama hiç değilse muhabbete iki kişi konuşurken üçüncü kişi olarak bile beni dahil edebilirdi. Bir türlü beklediğim jesti yapmıyordu. İşi resmen inada bindirmişti. Endirekt yolları bırakıp direk harekete geçmeye karar verdim. Hatunla iki çift laf edeyim dedim; Ziver kadına dönüp "Soğuk bir gazoz ister misin yavrum?" şeklinde bir cümleyle önümü kesti. Bundan önce önümü kesebilen tek kişi beş yaşındayken muhatap olduğum sünnetçiydi. Basamakları üçer beşer çıkmış, engelleri aşmıştım o günden beri ama bugün tıkanmıştım işte. Ziver çok zalımdı, geçit vermiyordu. "Var git yoluna Ziver, çekil sevdiğimle aramdan, benim hesabım senle değil"* dedim dinlemedi. Aksi gibi hatun da ilgisiz duruyordu. Yine de onlar konuştukça Sharon'a benzeyen bu kadını biraz daha tanıma imkanı buluyordum. Dikkat ettim su içerken bardağa hohlamıyordu.** Demek ki o da meyhanenin sahibi gibi çok modern düşünceli bir insandı.

Tam o sırada cep telefonum çaldı. Arayan başbakan değildi. Bu da garibime gitti. Kendimi komplolara verdikçe veresim geliyordu. Arayan eşimdi. "Yine hangi cehennemdesin, eve gelemedin bu saate kadar" dedi. Ona işin bildiği gibi olmadığını, kadınla aramda henüz birşey geçmediğini anlattım. Kadın lafını duyunca iyice delirdi. Hemen eve gelmezsem içimdeki çocuğu hunharca hırpalayacağını söyleyip bunun AB'ye girişimiz için ne anlama geldiğini düşünmemi istedi. Tırstım ve eve doğru topukladım.

Ben asıl yemekten ve şaraptan bahsetmek istiyordum. Konu nerelere geldi...

Akşam eve döndüğümde İspanyol meyhanesinin verdiği coşkuyla eşime "hadi içelim, hadi içelim hey" diyerek bir Petrus şarabı açtım ve uzun uzun bunları düşündüm. Kendim için değil torunlarım için. Demek onlar da ileride bir yazar kovsalar bu sevdiklerine kavuşamamaları ve eşlerinden azar işitmeleri anlamına gelecek. Bunu düşünmek bile kaygılandırıyor beni.

Lütfen sizler de bu akşam eşinizle bir Petrus şarabı açıp bunları düşünün.** Eşiniz başörtülüyse; o da bu dünyaya bir daha gelemeyeceğini düşünüp bir an önce başını açsın, ondan sonra şarabı açın. İçin şarabı, öpün arabı... (biri de çıkıp gebertmedi ki şu lümpen / sonradan görme yanımı)

Bir sonraki yazımda kadınlar hariç her konuda sonradan görme olduğumu yazacağım. O güne kadar Allah canınızı almaz umarım!
--------

(Umut Sarıkaya'nın Uykusuz'daki ilk yazısından* ve ekşisözlük'ten** aparmalar mevcuttur)

Saturday, September 8, 2007

Nessun Dorma - Luciano Pavarotti

Eskilerin dediği gibi diyelim: Toprağı bol olsun...

No one sleeps!
No one sleeps!
Even you, oh princess,
in your cold room,
look at the stars
that tremble with love
and hope!

But my mystery
it is locked in me.
And my name,
no one will know!
No, no!

On your mouth
I will say it,
when the light
will shine!

And my kiss will break the silence,
that makes you mine!

choir:
His name no one will know...
And we shall have, alas, to die, to die...!

Disperse, o night!
Vanish, oh stars!
Vanish, oh stars!

At daybreak, I will win!
I will win!
I will win!

Friday, September 7, 2007

Genç beyinler nasıl göçüyor?

Cevabı burada.
Bir üniversite mahkeme kararını nasıl uygulamıyor anlayabilmiş değilim. Haberden de şüpheye düştüm açıkçası. Belki madalyonun farklı bir yüzü de vardır. Ama gerçek bundan ibaretse yazık, ne diyeyim.

Monday, September 3, 2007

ADL'nin soykirim karari ve Elie Wiesel

Peace, Democracy, and Prosperity blogundan:
Elie Wiesel’e danıştılar da aldılar nitekim!
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi sivil toplum örgütü Anti-Defamation League (ADL - Karalamaya Karşı Birlik)'in 1915 olaylarını soykırım olarak tanıma kararından sonra birçok kişinin aklı karıştı. Bu kafası karışanların önemli bir kısmı da maalesef bizim medyamızda yazanlar! Kararın kendisi (esas yönü) de eleştiriye açık olmakla birlikte bu yazıda ben kararın nasıl alındığıyla (yani usulüyle) ilgili bir noktaya parmak basacağım: meşhur Elie Wiesel’in karardaki rolü ve bunun bu karar için ne mana ifade ettiği.
(...)

Friday, August 31, 2007

Cumhurbaskaninin Refikasi vs. Diplomatin Kerimesi

Aklıma takıldı buraya yazayım dedim.

Bir Türk diplomatın kızı bir kitap yayınlamış. Başından geçenleri (veya kurduklarını) anlatmış. Gazeteleri düzenli takip edenler konuyu duymuştur. Ayrıca içeriğinden bahsetmeye gerek yok.

Baştan söyleyeyim, ben mahallenin ahlak polisi değilim ve olamam da. Zaten bu yazıdaki olayım da o değil. İsteyen istediği gibi özgürce yaşamalıdır. Ayrıca şu sıralar bunların tamamen kurgu olduğuna dair bir açıklama geldiğini belirtmem gerek. Kurgu da olsa sonuçta ortada bu başlık altında bir kitap var. Benim odaklandığım şey de kızın hayatı değil kitap zaten.

Medyamız şunu sorgulamalı değil mi: Bu "diplomat kızı" macerası ne kadar Türk kızlarını temsil ediyor? Neden "diplomat kızı" olduğu başlıkta özellikle vurgulanıyor? Bu bir Türk imajı çalışması mı? "Diplomat kızı" olduğuna özel vurgu yapıldığı halde bunları "bir genç kızın kendince yaşadıkları ya da kurdukları" kategorisinde değerlendirebilir miyiz?

Cumhurbaşkanının eşinin türbanlı olmasının Türkiye'yi temsil bakımından sorun oluşturacağını düşünüp imaj sorgulamaları yapanlar acaba neden medyamızda iki gündür bu konuyla ilgili bir satır yazmadılar ve sadece "Kimmiş acaba bu düşüp kalkılan adamlar" sorusunun peşine düştüler? Hayrünnisa Gül imajının kendisini temsil ediyor olmasından rahatsızlık duyan bir kesim olduğunu biliyoruz. Diğer yandan bu diplomat kızının çizdiği Türk kızı imajıyla özdeşleşmek istemeyecek kızlar olduğundan da eminim. Daha basılmadan bu kadar sözü edilen kitabın Türkiye'nin kadınlarının imajına şu veya bu şekilde katkısı olacağı kesindir. Cumhurbaşkanlığı seçimindeki imaj tartışmaları ve karşı çıkmalar, daha basılmadan çok ses getiren bu kitabın yayımı için neden yapılmıyor? (Yapılmasını talep ettiğimden değil, medyanın duruş(suzluğ)unu tespit etme amacıyla söylüyorum bunu) Ya da arzulanan imaj bu mudur ve halkın yüzde kaçı tarafından arzulanmaktadır? Genç kızların yüzde kaçı en genci kırk yaşında olan beybabaların birinin kucağından diğerine atlama hevesindedir? Eğer medyanın arzuladığı imaj bu ise birinin çıkıp samimi olarak "Budur" demesini isterdim. Ama bunu yapabileceklerini sanmıyorum açıkçası.

Cinselliğini Türk toplumunda birçok insanın paylaştığı ahlaki değerleri paylaşmadan alabildiğine yaşayan bir kız imajımızı yansıtıyor da, dindarlığını yaşamaya azimli biri yansıtmıyor mu? Yoksa dışarıya karşı aslında "olmadığımız gibi görünmenin" mi peşindeyiz? Öyle ise, peşinde olduğumuz bu imaj çok mu matah birşey?

Kitap "Bir Türk Kızının Maceraları" adıyla basılsaydı benim için yine bir miktar düşündürücü olacaktı ama bu soruyu sormayacaktım. Sonuçta devleti temsil eden bir makam ile ilişkilendirilmemiş olacaktı. Kafamızı bu makamlardaki insanlara takıyoruz ya hep millet olarak! Ben de ona taktım işte...

Thursday, August 30, 2007

Doksan senedir eskimeyen nasihatler

Atatürk'ün önemini hiç kaybetmediğine inandığım görüşlerinin bir kısmı Yeni Aktüel'de yayınlanmış. Ben Sabah'ın bir haberinde rastladım. Bir parçası şöyle:

Bu konuda farklı dönemlere ait düşüncelerimin ve bu düşüncelerin gerektirdiği araştırmaların bir özetini ve sonucunu ifade etmem gerekirse diyebilirim ki; ben en iyi siyasetin her anlamda en kuvvetli olmak olduğuna inanırım. En kuvvetli olmak tabirinden kastım, yalnızca silah olarak kuvvetli olmak anlaşılmamalı. Aksine, asker olmama rağmen diyebilirim ki, silah kuvveti, kuvvetler değerlendirmesini meydana getiren unsurların sonuncusudur. Benim kastettiğim; manen, ilmen, fennen, ahlâken kuvvetli olmaktır. Çünkü bu saydığım hususlardan mahrum olan bir milletin bütün fertlerinin en son silahlarla donanmış olduğunu kabul etsek bile, kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz. Bugünkü insanlık alemi içinde mevki sahibi olabilmek için elbette sadece silah kuvvetine sahip olmak yeterli değildir.

Thursday, August 23, 2007

Tamer Korkmaz - 24.08.2007

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=579542
İlhan Selçuk üzerine...

Tuesday, August 21, 2007

Bekir Coşkun - RTE polemiği

Üzerine bugün Emre Aköz güzel bir yazı yazmış.

Ben de Bekir Bey'e Yahya Kemal'in
"Aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın"
dizesini yolluyorum. Malum kendisi "Asılmalı mıyım küreklere" diye soruyordu. Başbakanın sarf ettiği -bence- maksadını aşan sözler, umarım ona da kırdığı insanların yürek yaralarını anlama fırsatı verir. Bugün yürek yarası olduğunu yazmış da...

Monday, August 20, 2007

95 yaşındaki kadına tecavüz edildi

Ben hala kendime gelemedim bunu okuyunca.
Kendime gelmek de istemiyorum.

Saturday, August 18, 2007

Wordpress yasaklanmış!

Komedide yeni perde. Hangi wordpress bloguna girmeye yeltenseniz karşınıza şu çıkıyor:

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.
T.C. Fatih 2.Asliye Hukuk
Mahkemesi 2007/195 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.
Access to this site has been suspended in accordance with decision no:
2007/195 of T.C. Fatih 2.Civil Court of First Instance.

Yani:
Wordpress tabanlı tüm blog sitelerine erişim yasaklandı. Muhtemelen içlerinden birisi bir yaramazlık yapmıştır. Mahkeme nerden bilsin wordpress'in blog server'ı olduğunu değil mi ya. "Hazır yasaklamışken hepsini yasaklayalım, elimize mi yapışacak" demiş de olabilirler. Şöyle bir nara da yankılanmış olabilir mahkemede: "Şu wordpress bloglarının topuna vasıl olmayı men etsek ne lazım gelir bre!" Emin değilim.
Neyse. Bir ara da youtube yasaklanmıştı, alışığız.

Ama bu wordpress olayına bayağı güldüm. Gözümde nemlenme oldu o derece. İşi ileri götürüp ağlayana da büyük saygım var tabii.

Wordpress kullanıcısına bir de ağıt denemesi:

Kalmadı blogda entry üstüne entry
Toz duman olmuşum silinmişim ben
Bir de bak blogger'a sanki cümbüş yeri
Tanrım bu karardan davacıyım ben!

Webde blogsuz bıraktın beni
İletişim çağında hattan düşürdün beni
Error'sız bırakma böyle zalimi
Tanrım bu karardan davacıyım ben!

Şunu da eklemem lazım:
Cemil Müneccim bugünkü yazısında şöyle bir alıntı yapmış:
Gam değil mülkün elden gitmesi
Lakin elde zulmetmeye ahali kalmadı.
Bizimkiler de bütün interneti yasakladıklarında "Tüh yasaklayacak site kalmadı" derler herhalde. :p

Update: Yasak kalkmış. Bu devirde anca bu kadar sürüyor demek ki!

Thursday, August 16, 2007

Emin Çölaşan'ın Hürriyet'ten ayrılması üzerine

Kırk yıl düşünsem böyle bir yazı yazabileceğim aklıma gelmezdi. İfade özgürlüğünü savunma adına ne hale düştük! :p Duruşumu belli etmem lazım ama.

Hürriyet -bence- tamamen pragmatik bir anlayışla Emin Çölaşan'ın işine son verdi. Bu Hürriyet'ten beklenmeyecek birşey değil aslında. Böylece medya patronlarının yazarlarına ne gözle baktığını bir kez daha anlamış olduk. Bekir Coşkun'un bugün yazdığı gibi sadece varılmak istenen hedefe uygun kürek çekecek mahkumlar! Hedef değişince bazen başka hedeflere kürek çekmesi mümkün olmayan kürek mahkumları gemiden atılabiliyor yani. Hürriyet'i bu anlayışından ötürü kınıyorum.

Bünyeye dahil edilen Yılmaz Özdil'in fonksiyonunu anlamış olduk. "Okuru hepten küstürmeyelim" maksadına hizmet eden bir takas unsuru imiş. Bundan sonra kendisine trampa Yılmaz diyebiliriz! Doğan Medya Grubu kendisinin Emin Çölaşan gibi sabit değil, oynar başlıklı olduğunu ve rüzgarın yönü değiştiğinde farklı hedeflere kürek çekebilecek "cins" bir kürekçi olduğunu düşünüyor olmalı. Daha fonksiyonel, daha popülist bir versiyon. Hayırlı olsun.

Diğer yandan Emin Çölaşan bu destekleri hakkediyor mu? Bence kesinlikle hakketmiyor. En basitinden vaktiyle doğranan başka yazarlara reva görülen muameleler için en ufak eleştiri kaleme almamış, hatta bu tür süreçlerin destekçisi olmuştu. Ama biz de zaten Emin Çölaşan hakkediyor diye değil, fikirlerin, medya patronunun duygusal amaçlarına hizmet ettiği ölçüde değer bulduğu sistemi eleştirme adına bu satırları döşeniyoruz kendi kendimize. Kendisine medyadan verilen / verilecek desteklerden Emin Çölaşan da birşeyler anlamalıdır.

Bekir Coşkun notu: "Kürek arkadaşımı dalgalar aldı." demiş. Dalgalar almadı, kaptan itti onu.
Ertuğrul Özkök notu: Seninle de birgün biri yemek yer diye düşünüyorum. Uzun uzun konuşur, sen de dinlersin. O gün sana sodayı ısmarlayan kişi olmak isterdim.
Oray Eğin notu: Çok çömezsin be Oray. Demirbaş dediğin asıl Ahmet Hakan gibi olur.

Tuesday, August 14, 2007

der dum der dum dum dum dum!

Bu hanımefendi yakında Çankaya Köşkünde oturacak.
Sempatik görüntülere aldanmayın.
Gülümsemesine bakmayın.
Hiçbirşey göründüğü gibi değildir.
Kendisi yaşını hiç göstermiyor mesela.
İşin kötüsü saçını da hiç göstermiyor.
Göstermediği bazı kötü niyetleri de olabilir!
Vaktiyle hakkını aramaya kalkmıştı.
Thlknn frkn vrn artkn!
Türbanından bize ne, kimonosundan kimene demeyin.
Şansınızı deneyin.
Ulusal/cı piyangodan darbe çıkabilir.
(Ah ne güzel olurdu...)

(başlık şuradan esinlenildi)
(yazı şekli de buradan)

Monday, August 13, 2007

Subprime krizi üzerine yazılar

Vox EU adlı sitede şöyle bir yazı yayınlandı: Subprime ‘crisis’: FAQs Bunu daha okumadım.
(daha geniş hali: Subprime ‘crisis’: FAQs (revised updated) )
Ayrıca Türk basınında çıkan yazılar:
Güven Sak 14.08.2007
Aynı anda vuran kriz aslında iyi krizdir
Fatih Özatay 13.08.2007
ABD tutsat (mortgage) piyasası
Güven Sak 04.08.2007
Gayrimenkul kredisi sorununun kaynağı

Jest yapmak / olmak üzerine

Abdullah Gül jest yapmalıymış. Şövalyelik yapmalı ve elinin tersiyle cumhurbaşkanlığı makamını itmeliymiş.

Bana şövalye mi olmak isterdin cumhurbaşkanı mı diye sorsalar ikincisini tercih ederdim ama asıl dikkat çekmek istediğim husus başka.

Jest istenerek elde edilen birşey değildir. Birşey istendikten sonra veriliyorsa jest olmaz. Ama ben yanlış biliyorsam, bu durumda AKP'lilerin "Peki siz karşılığında nasıl bir jest yapacaksınız" diye sormaları mantıklı olur. (Şu yazının son cümlesindeki gibi) Jest isteyenler önce karşılığında ne vereceklerini söylesinler!

Tokalaşma üzerine

Meclisteki tokalaşma işi ve medyada yer bulma şekli biraz garibime gidiyor. Karşıt görüşlerdeki grupların tokalaşmalarına karşı değilim ve bu umut verici birşey elbette ama sunumu garip. "Bakın; herkes birbiriyle çok iyi anlaşıyor, çok güzeliz" gibi bir görüntü var.

Centilmenlik ortada bir sorun yokken göz kırpışıp, enseye şaplak atmak değil anlaşamadığın zaman edebinle anlaşamamaktır. İnşallah bu centilmenliği ve empatiyi yarın birgün ciddi ciddi bazı can yakıcı konular görüşülürken de sergiler her iki taraf. Yoksa bunlar aklımda poz verme ameliyesi olarak kalacak. (ameliye dedim aklıma Amelie geldi. iyi filmdi...)

Thursday, August 9, 2007

Yetkililerin ağzından 2001 krizinin hikayesi

İki gündür Vatan Gazetesi'nde 2001'deki krizle ilgili bir yazı dizisi okuyorum. 1 2 Zamanın yetkililerinin -daha çok Şükrü Binay'ın- ağzından anlatılıyor kriz zamanı olup bitenler.

Şükrü Binay'ın matrak yazılarını özlemişim. Keşke Sabah Gazetesi'nden ayrılmasaydı...

Şunu da ekleyeyim:

Gazi’yi başbakanlıktan çağırdılar. Gazi de bana dedi ki “Allah belanı versin. Git yukarı çık kendin koyduğun hedefi kendin tuttur.” Ben bir çıktım, ilgili birimdeki arkadaşımız zırıl zırıl ağlıyor. Öyle komik bir hadise ki Merkez Bankası’nın elindeki rakamları şimdi unuttum ama 3 trilyon lira falan ekstra para kalmış, daha piyasalar kapanmamış. Piyasanın talebi ise 15 trilyon. Yani 3 trilyon lira versen de kesmeyecek. 3 trilyon liradan daha fazla verdiğimizde de hedef tutmayacak.

Emin’e (Dedeoğlu) telefon ettim: “Fon hesaplarını çözün.” Çözdü. Selçuk Demiralp o sırada Ziraat Bankası Genel Müdürü. Selçuk’a telefon ettim: “Ziraat Bankası’nı açık tut. Kasayı saysınlar. Parayı getirsinler.” Ziraat Bankası topluyor parayı, Merkez Bankası’na devretmeden kasada tutuyor. Selçuk söylediğimi yaptı. Ondan sonra dedim ki: “Verin 3 trilyon lirayı piyasaya.” Verdiler. Faizler bir geberdi. 3 trilyon lira verdiğimiz piyasadan kat kat parayı belki de 10 trilyon liraya geri çektik. Bu da piyasaların “gerizekalılığını” gösteriyor. Miktar riskini bilmeyen bir bankacılık sektörü var. Diyelim 3 trilyon lira veriyorsun. Faizler yüzde 250’den yüzde 30’a düşüyor. 10 trilyon lirayı yüzde 30’dan geri alıyorsun. Bu dünyanın en büyük komedisi! (Bu 1998'in olayıymış. - Mr. Brooks)

Wednesday, August 8, 2007

Umur Talu - 09.08.2007

Adıyaman Kahta'da aç kalabilirsin.
Güneydoğu'dan yola düşersin.
Karadeniz'e, fındığa gidersin.
Sivas Kangal'da ölürsün.
Soyadın Dede'dir.
Ama daha 14'ünde Nafiye'sindir.
Nafile bir hayatın başlarında, kardeşlerinle, hep birlikte 20 yeni lira yevmiyenin peşine düşensindir.
Yolda paramparça iç parçalayansındır.
(...)
"Etle tırnak" bir de, muhtemelen umursamaktır.
Bir parçanın daha koptuğunu anlamaktır.
Huzursuz olmaktır.
Neyi eksik söylediğinin, neyi diyemediğinin, neyi hissedemediğinin, neyi kurcalamadığının peşine düşmektir.
Yolda ötekine rastlamaktır.
Farkında olmaktır.
En büyüğe, güce, buyurana, buyurgana, makama tapmak değil; hiçbir acıyı birbirinden ayırmadan isyan edebilmektir.
El vermektir, dil vermektir.

Tuesday, July 31, 2007

Uyuşturucunun serbest bırakılması fikri üzerine

Bu konuda Ekonomitürk'de ve Anlama Çabası'nda yayınlanan yazılar üzerine birşeyler eklemek istedim. Kendileri belki kafa kurcalamak için bu konuyu ortaya atmışlardır ama sonuçta ders kitaplarına kadar girebilen bir fikir.

Devlet insanların iyiliğini düşünmeli midir?

Bu soruya dair uzun bir felsefi tartışma vardı, pek aklımda kalmadı. Kısaca ifade edecek olursam benim hisseme düşen şu olmuştu: Devlet insanların iyiliğinden çok kurulan düzenin sürdürülebilir olmasını düşünmelidir. (Hemen her alanda) İyilik kötülük de bir yerden sonra göreceli sonuçta...

Uyuşturucunun serbest bırakılması ile ilgili mikro iktisat kitabında okuduğum birkaç satırdan fazla da bilgim yoktu. Ama oradan aklıma takılan ve hiçbiryerde çözümünü bulamadığım sorunları şuracığa ekleştirmek istiyorum:

Bu tarz teklifler genelde bir kar - zarar hesabına dayandırılarak yapılıyor. Kar zarar hesabına dayandırılarak yapılan mülahazalardaki mantık -malum- "getiriler götürüleri fazlasıyla karşılarsa sorun yok" mantığıdır. Eski Barcelona taktiği. Yediğin golden çok atacaksın. Bu sosyal konularda bence geçerli olmaması gereken bir mantık. Bu konularda Lucescu taktiği uygulamak lazım. Önce gol yemeyeceksin! Uyuşturucudan zehirlenen bir genç bile olmayacak. (bu 3. paragraftaki fikirle çelişmez peşinen söyleyeyim.)

Yine de kar - zarar hesabına gelecek olursak...
Deniyor ki uyuşturucu piyasası çok büyük ve vergilendirilse iyi gelir getirir. Bugün dünya piyasasının hacmi 500 milyar $ filan... Ama bu vergilendirilecek miktarın uyuşturucu kullanımı serbest bırakılınca onda birine düşeceği vurgulanmıyor. Yani öyle ahım şahım bir piyasa ve bol vergi getirisi olmayacak.

Kar zarar hesabı yapılıyorsa olması muhtemel tüm zararları da hesap etmek gerek. Daha çok uyuşturucu müptelası; daha çok hastane masrafı ve daha çok üretim açığı demek. Bilgiye dayalı üretimin yoğun olduğu ekonomilerde beyinleri iğfal olmuş bir insan kaynağının yol açacağı üretim kaybını hesap etmeden bu tür fikirler ciddiye alınamaz. Bunu tam olarak hesap etmenin zorluğu da ayrı mesele...

Zarar bununla da bitmiyor. Uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması sonucu (serbestleşince kullanımın çok da artmayacağını söylüyorlar ama neye dayanarak söylediklerini bilmiyorum) bozulacak aile yapısı gibi toplumu ayakta tutan dinamiklerin de maliyeti olacaktır. Orta sınıf bir ailede, bir sarhoş babanın bile topluma maliyetinin ne olduğunu düşünürsek toplam maliyet hakkında kesin olmasa da biraz daha iyi bir fikrimiz olur.

Son olarak, bir karara varmadan önce, bütün bu kar - zarar hesaplarının üzerine krema olarak vicdani sorumlulukları ve "Ya benim çocuğum da gün gelip bu serbestliğin sefasını/cefasını sürmek isterse?" sorusunu eklemek gerekir.

Monday, July 30, 2007

Aethewulf - Bekir Coşkun - 26.07.2007

Aylardır gözümüzün önündeki gerçeklerin bu kadar veciz bir şekilde ifade edildiği bir yazı okumamıştım.

Aethewulf'dan Bekir Coşkun'un şahs-ı manevisine eleştiri.

Şu da fena değil ama rahatsız edebilecek argo ifadeler içerdiğini baştan belirteyim:

22 temmuz 2007 genel secimlerinin verdigi mesajlar / halim selim sabuncu

Thursday, July 26, 2007

Abdullah Gül'ün tavrı

Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı adayı olma konusundaki tavrı üzerinde durulması ve takdir edilmesi gereken bir tavırdır. Az görülür bir seçim galibiyetine rağmen itidalli duruşunu bozmaması, üslubunu muhalefeti ezmeye değil, ikna etmeye çabalar yönde ayarlaması, bir siyasetçide, hele haksızlığa uğramış bir siyasetçide nadir görülecek bir duruştur.

Doğrudan "Adayım" bile demiyor, "Meydanlara, halkın iradesine bakın" diye sebepleri gösterip adeta "Sonuca kendiniz ulaşın" diyor. Kırıp dökerek değil; adaylığını karşısındakilere kalben olmasa da fikren kabullendirerek süreci yönetmeye çalışıyor.

Bu tavrın pragmatik bir anlayışın ürünü olduğunu sanmıyorum. Geçmişte de farklı olmayan, lüzumsuz çatışmadan uzak üslubunun devamı. Türkiye'nin böyle siyasetçilere ihtiyacı var ve bu duruşuyla cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül'den daha layık bir siyasetçi göremiyorum. Seçilmesinin tek olumsuz yanı giderken bıraktığı boşluk olacaktır.

Wednesday, July 25, 2007

Zülfü Livaneli şecaat arz ediyor!

Şecaatini arz ederken merd-i kıpti sirkatin söylermiş diye bir laf var. Manası: Çingenenin mert olanı kahramanlığını anlatırken yaptığı hırsızlığı söylermiş.

Zülfü Livaneli iki gündür Deniz Baykal'ı eleştiriyor. Hesabı tutmadı diye... Baykal Tayyip Erdoğan'ın önünü açmışmış da, yoksa Tayyip Erdoğan başbakan olamayacakmış da, falan filan...

Eee ne yapmalıymış? Hayır demeliymiş, bugün %47 ile halkın teveccühüne mazhar olan Tayyip Erdoğan okuduğu şiir yüzünden yasaklı olmaya devam etse de "Halk" Partisi kendi çıkarları için bunu dert etmemeliymiş. Bunu da Baykal'ı vurma amacıyla o kadar politik bir dille anlatıyor ki, yazıları okuyunca "Adam haklı" diyesi geliyor insanın. Ama özünde dediği belli: RTE'nin yasağının kalkmasına CHP destek vermemeliydi. İşin ucu kendi yandaşlarına dokununca 301 gibi yasalara, hukuka takla attırmalara demediklerini bırakmazlar, işlerine gelince de böyle.

Öyle olduğunu sanmıyorum ama eğer RTE'nin yasağının kalkmasının sebebi Baykal'sa, hangi siyasi hesaba dayanırsa dayansın, bu, onun demokratikleşmeye desteği ve ayak oyunlarıyla siyasetin önünü tıkayanlara dur demiş olması noktasında gururla taşıması gereken ender icraatlarındandır. Zülfü Livaneli'nin kendisine ait şecaat diye arz ettiği şey; yasağın devamını savunarak demokrasi ve özgür ifade karşıtlığının değirmenine su taşımaktır.

Daha önce sorun Baykal'da değil, CHP zihniyetinde yazmıştım. Budur işte.. Baykal gidecek de, Zülfü Livaneli ve yandaşları gelince mi CHP modern çağı yakalayan bir parti olacak? Bu yazılar kendi aralarındaki kirli iktidar çekişmelerinin ürünüdür, başka birşey değil.

Tuesday, July 24, 2007

Baskın Oran seçimi kaybetti

Ama hala istifa etmedi.
Yazık!
(kızım sana atıyorum, gelinim havada yakala: 4. entry)
:)

Monday, July 23, 2007

Dani Rodrik'in seçim yorumu...

Şurada. Tam olarak seçim yorumu sayılmaz aslında. Seçimden girmiş; para, maliye, sürdürülebilir büyüme politikasından çıkmış.

Seçim'e dair yazı ve yorumlar...

Cengiz Çandar'dan:

22 Temmuz seçimlerinin en kestirme, en özet, en sloganlaştırılabilecek yorumu "Demokrasinin zaferi" olduğudur. 22 Temmuz, Türkiye halkının zaferidir. 22 Temmuz, "Sivil toplum ruhu"nun zaferidir.
(...)
Bu çerçeveden bakıldığında, 22 Temmuz 2007 seçimi Türkiye halkının çok güçlü sesle, "askeri müdahaleye hayır" haykırışı olarak anlaşılmak zorundadır. Bu seçim sonucu ile Türkiye halkı birkaç şeyi birlikte söylemiş olmaktadır;
1-Türkiye içe kapanmaya "hayır" demiştir;
2-Türkiye halkı kutuplaşma istememektedir;
3-Türkiye'de milliyetçiliğin yükselişte olması abartıdan ibarettir.
İsmet Berkan'dan:
Ve son sözüm Türk basınına: Kendimize Türkiye'yi ne kadar tanıdığımız ve Türkiye'yi ne kadar bire bir yansıttığımız sorusunu cesurca sorabilmeliyiz. Kendi mahallemizden görülen Türkiye ile gerçek Türkiye arasında ciddi bir mesafe olduğu gerçeğini bu seçim bize öğretmiyorsa, başka hiçbir şey öğretemez.
Ergun Babahan da "Türkiye'de bugün eksikliği olan iktidar değil, muhalefettir." demiş.

Ekşi Sözlük'te yayınlanan, pek muhtemelen benimle aynı siyasi görüşleri paylaşmayan kişiler tarafından yazılmış olup mantıklı ifadeler içeren üç yazı: 1 2 3

Öte yandan CHP'de değişen hiçbirşey yok neredeyse. Onur Öymen demiş ki:
"Eğer siz sıkıntı, açlık çekmenize rağmen hayatınızdan hiç memnun olmamanıza rağmen, sabahtan akşama kadar her gün Hükümeti eleştirmenize rağmen gidip de Hükümet partisine oy veriyorsanız, bu işte mantıkla açıklanmayacak bir şey var demektir. Nedir o? İktidarın maalesef çok uzun zamandan beri halkın dini duygularını siyasi amaçla kullanıyor olmasıdır, istismar etmeye çalışmasıdır. Yani halk bütün yaşadığı olumsuzluklara rağmen bu din unsurunu belki de dikkate alarak bu partiye oy veremeye devam ediyor demektir. İkincisi de demokratik ülkelerde örneği görülmemiş bir şekilde çok miktarda seçim öncesinde halka yiyecek, içecek, kömür dağıtılması."
Din adına RTE'nin seçim kampanyası sırasında herhangi birşey söylediğini hatırlamıyorum ama Deniz Baykal AKP'ye oy vermenin günah olacağını söylemişti. Laik olunca sakıncası olmuyor demek. Ama karşı tarafı dini motifleri kullanmakla suçlamak bu durumda ayıp oluyor. Gözardı edilen önemli bir husus da sorumluluğun Baykal'a ait olduğu iddiasındadır. Deniz Baykal CHP türü bir parti için olağan; tabanını yansıtan bir liderdir. Değişirse yerine aynısı olmasa da türevi gelir. Sorun Deniz Baykal'da filan değil; CHP zihniyetindedir.

Şahsen Cumhuriyet Mitinglerine katılan insanların önemli sayılabilecek bir bölümünün de AKP'ye oy verdiği kanaatindeyim. %10 olabilir mesela. O mitinglerin yapısının tam olarak anlaşıldığını sanmıyorum.

Tarhan Erdem'i başarılı tahmininden dolayı kutlamak gerekir. Hele siyasi görüşüne göre anket sonucu çıkaranların bol olduğu bu ortamda...

Hoşuma giden başka yazı olursa bu yazıya ekleyeceğim...

Friday, July 20, 2007

Türkiye'de spor haberi okumak

Bir işkence... Buyrun:
Sabah Gazetesi'nin haberine göre Ronaldo Roberto Carlos'la yaptığı telefon görüşmesinde şöyle demiş: (italikler bana ait)

Milan'ın ünlü Brezilyalı forveti Ronaldo'nun, Roberto Carlos ile yaptığı telefon görüşmesinde "Fenerbahçe hakkında hep güzel şeyler duydum. Son yıllarda çok büyük futbolcular aldılar. Bunlardan biri de sensin. (Yahu hangi futbolcu arkadaşıyla böyle demeç verir gibi konuşur? Oldu olacak şöyle yazsalarmış: "bunlardan biri de Roberto Carlos'tur; ki o da benim telefonla şu anda konuştuğum kişi oluyor"... Bari dolaylı anlatıma başvurun da salladığınız meydana çıkmasın) Zaten çocukluğumdan beri Zico'ya hayranım. Zico'nun çalıştırdığı Fenerbahçe'nin formasını giymeyi isterim. Ama bu ne zaman gerçekleşir bunu bilemem..." dediği ortaya çıktı. (Nasıl ortaya çıktı anlamadım ya neyse...)

Fenerbahçe'nin büyük bir gizlilik içinde transfer etmeye çalıştığı Milan'ın süper forveti Ronaldo, Fenerbahçeliler'i coşturacak müjdeyi Roberto Carlos vasıtasıyla verdi. Brezilyalı golcünün, Roberto Carlos ile yaptığı telefon görüşmesinde "Fenerbahçe'den aldığım teklif heyecan verici. Çocukluğumdan beri hayranı olduğum Arthur Zico'nun çalıştırdığı bir takımda forma giymeyi hayal etmek bile beni coşturuyor. Milan'da mutluyum ama bir gün mutlaka Fenerbahçe formasını giymek isterim" dediği ifade edildi.
(E bu ilk paragrafla neredeyse aynı??? Dur lan farklı bir yanı var: İlk paragrafta Zico'nun takımında oynamak isterim demişti, burada Zico'nun takımında oynamayı hayal etmek bile beni coşturuyor diyor. Bahsi geçen müjde de bu olsa gerek: Ronaldo'nun arada bir Fener'de oynamayı hayal etmesi!)

Devamı da var ama önemli değil. Allah bir yerinden haber uyduranları iki ay sonra idrak edeceğimiz mübarek ayda davul etsin...

Thursday, July 12, 2007

Uzlaşaman!

Deniz Baykal ilginç bir siyasetçi...
RTE'ye "Aday olma, olmazsan korktu demem, memleketin selametini düşündü derim" dedi, sonra sözünü tutmadı.
Başbakanın adaylığına karşı çıkarken "AKP'li bir aday olmaz demiyorum" da demişti. Şimdi "Meclis dışından olsun" diyormuş.
"Uzlaşma ara" diyor, başbakan "Tamam, elimde listeyle gerekirse kapı kapı dolaşırım" deyince de bu defa "Öyle listeyle olmaz, kimsenin ismini dayatmayacaksın oturup beraber anlaşacağız" diyor. Yani başbakanın isim zikretmesi yasak. Deniz Bey buyuracak ne buyuracaksa...

Normalde uzlaşma demek şudur: Karşı taraf sana doğru bir adım atar, sen de ona doğru bir adım atarsın. Baykal'ın uzlaşmadan anladığı kendi dayatmasının kabul edilmesi diyeceğim ama o bile değil be kardeşim. Adam sabit de durmuyor karşı taraf adım atarken. Ters yöne doğru kaçıyor.

Bu bana çömez Yahudi tüccar hikayesini hatırlattı. Bazıları Kayserili diyor gerçi...
Yahudi bir tüccar oğluna pazarlık dersi verirken "Aman evladım satıcının istediğinin yarısından fazlasını verme" demiş.
Çocuk birgün terziden ceket diktirmiş kendisine. İş pazarlık faslına gelince şöyle bir diyalog geçmiş:
+ Usta nedir borcum?
- 500 kağıt delaanlı.
+ (baba tavsiyesini hatırlayıp) 250'den bir kuruş fazla vermem usta.
- (bir miktar direndikten sonra) Tamam 250 olsun
+ 125'den fazla etmez ustam bu ceket.
- Oğlum 250 dedin ya.
+ Usta 125 diyorum.
- (bir süre sonra) Tamam be 125 olsun.
+ Usta 62 diyorum ben.
.................
Pazarlığın sonunda artık terzi dayanamayıp "Ulan al ceketi defol para mara istemiyorum senden" deyince, bizim çömez "İki ceket isterim o vakit" demiş. Karşılığında ne almış siz tahmin edin.

Şimdi merak ediyorum Baykal da işin sonunda milleti bıktırıp "Seç istediğin adamı da çekmeyelim artık bu işkenceyi" dedirttiğinde "O zaman benim istediğim iki kişiyi cumhurbaşkanı yapalım" der mi? Ve bu türden bir pazarlıkçı işin sonunda amacına ulaşabilir mi?

Nerde trak, orda bırak

Faik Öztrak CHP'den aday olmuş. Bana ne...
Ama mazot 1 YTL olacak gibi vaadleri savunur hale gelmiş. Bu ilginç geldi işte. Yahu bu adam mali disiplini gevşetti diye hükümeti en sert eleştiren birkaç köşeyazarından biri değil miydi? Daş yağacak başımıza daş.
(Bakınız: İsmet Berkan'ın bugünkü yazısı)

Şunu da ekleyeyim yazıdan:

Birincisi, faiz dışı fazla denen para gerçek değil fiktif bir para. Türkiye'nin faiz dahil bütçesi fazla vermiyor, açık vermeye devam ediyor. Faiz dışı fazlayı azaltmak demek bütçe açığını artırmak demek. Yani kamunun borçlanma ihtiyacını artırmak demek. Dolaylı olarak enflasyonu artırmak demek. Faizlerin düşmesini geciktirmek demek. En önemlisi mali disiplinden taviz vermek demek.
Bence "faiz dışı fazla" lafını bırakalım. Literatür falan da olduğu gibi değişsin de halk yanıltılmasın. "Faiz dışı fazla"nın yerine "faiz açığı" gibi bir kavram yerleştirelim; olay kavransın. Politikacılar "Faiz dışı fazlayı düşüreceğiz" diyemesin, "Faiz açığını artıracağız" desin. Böylece "Bak sen fazlamız varmış da harcamıyoruz" mantığı "Aman açık büyümesin"e dönüşecektir.

Fena fikir mi yani!?

Saturday, July 7, 2007

Yüzde 52

Bu Yüzde 52 oluşumu bayağı dikkatimi çekti. Sol görüşlü bir grupmuş ama çok da değil anladığım kadarıyla. Bazı solcuları da eleştiriyorlar. Neyse...

Boğaziçi Üniversitesi'nde bir eylemleri olmuş. Okula gelen Koç Holding temsilcisi kurumunu tanıtırken birisi ayağa kalkıp elindeki şeyi hanımefendiye göstererek "Pardon bu sizden mi düştü" diye soruyor. Kürsüdeki kadın "O nedir" diye sorunca "Koç t....ğı" diye kasaptan tedarik etmiş olduğu elindeki parçayı ona fırlatıyor.

Sonrası nutuk, slogan, gümbürtü filan işte... Ama aksiyonun ilk kısmını yaratıcı ve matrak buldum.

okur yorumu: Grubun solla alakası yoktur ayrıca... Kendilerini anarşist olarak tanımlarlar...

Verin biraz da biz sevelim şu vatanı

"Vatanseverler cephesi"nde değişen birşeyler var. Artık eskisi gibi at koşturamayacaklarmış. Çünkü teker teker içeri tıkılıyorlar.

Vatanını seven bu çeteci arkadaşlarımız neler neler yapıyorlarmış, okurken küçük dilinizi yutabilirsiniz. Zaten neden sevdiklerini de bu şekilde anlamış oluyoruz.

Ulusalcılıkla ülkenin geleceğini ipotek altına almaya çalışan, milliyetçiliği bölücü bir formata sokarak belaya dönüştürüp başımıza saran, arkadan vurup bu vatanın evladını "zıbartan" ama Çanakkale'de düşmanının yarasını bile tedavi eden ecdadımızın yolundan gittiğini iddia eden, mahkeme basıp hakim öldürten, amaçlarına ulaşmak için kendilerine arka çıkanları bile bombalayan, dört bir koldan ülkede huzursuzluk çıkarmanın yollarını arayan, kadrolu eylemci besleyip şehir şehir dolaştıran, ülkenin gençlerinin yoksulluklarından, sahipsizliklerinden faydalanıp onları siyasi ikballeri için tetikçi olarak kullanan bu haysiyetsiz güruh nihayet hakkettiğini buluyor.

Güneş doğuyor, güzel günler bizi bekliyor.

Wednesday, July 4, 2007

Oyumun rengi, mezarımın sengi

Oyum şunlara. Yakında mevcut politikacılardan dolayı kalpten gidersem mezartaşıma da bunların seçim bildirgesini yazılsın. Uzun bir mermer lazım gerçi...
Edit: Adayım da budur.

Tuesday, July 3, 2007

Veblen etkisi, snob etkisi, bandwagon etkisi

Milletin geceden sıraya girip kuyruk oluşturmasına sebep olan i-Phone çılgınlığı bana mikro iktisat kitabında okumuş olduğum ilgi çekici bir konuyu hatırlattı.

Normal mallar diye tabir edilen malların fiyatlarındaki düşüşler talepte artışa sebep olur. Ama toplumun gösteriş amaçlı kullandığı malların fiyatının yüksek olması bile malın talebinin artmasını teşvik eden unsurlardan biridir. Bu durumlarda talep eğrisi istisnai olarak upward sloping oluyor.

Yani şurada yazdığı gibi:

Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen tarafından ortaya atılan bu teoriye göre; insanlar kendileri için daha değerli olan ve daha yararlı olabilecek eşyalardan çok, toplumun ya da başkalarının önem verdiği eşyalarla ilgilenirler ve bu üst tabaka statüsünün sembolü olarak algılanır. Bu bakımdan gösteriş amacıyla tüketimin hedefi gerçek bir ihtiyacın karşılanmasından çok, başkalarını etkilemektir.
Buna ek olarak bandwagon etkisi ve snob etkisi de vardı. Aslında çok farklı sayılmayacak psikolojik türevleri denebilir. Bandwagon etkisi, "Aman Şükran teyzenin kızı kendine Mavi Jeans almış benim neyim eksik" gibisinden bir peşine takılma etkisi. Marka giymem lazım diye intihara kadar sürüklenen insanların olduğu ülkemizde bu durum incelenmeli ve önüne geçilmeye çalışılmalı bence.

Snob etkisi de kendini üstün görme ve farkını farkettirme amacıyla başkalarında olmayan ve maddi sebeplerle olamayacak şeyleri satın alma kompleksi denebilir. Aslında kompleks olmayabilir. O kadar param olsa benim ne yapacağım meçhul sonuçta; değil mi ama... Geçenlerde biri insanoğlunun en büyük zaaflarından birinin farkedilme arzusu olduğunu yazdı ama siliverdi sonra... :)

Söylemeye gerek var mı bilmiyorum; günümüzde reklam olayının tüm gayesi bu tür etkileri insanların karar verme sürecinde daha etkili kılmak. i-Pod'la başladım, onunla bitireyim. Serdar Turgut'un bugünkü yazısından alıntı yaparak:
i-Pod denilen aygıt 300 dolardan satışa sunulmuş metropollerde. Bu bana ilk hesap makinesinin piyasaya sürüldüğü günleri hatırlattı. Texas Enstrument, ilk hesap makinesini 1000 dolardan piyasaya sürmüştü. Bu da kapışıldı. Bir, en fazla iki yıl sonra fiyat 20 doların altına düştü.
Makineyi 1000 dolardan alanlar üzülmüş müdür bu duruma? Hiç sanmıyorum... Çünkü, bugünkü haberdar olma fetişistlerinin ataları sayılabilecek bu insanlarda da ilk önce sahip olma tutkusu vardı.

Sunday, July 1, 2007

Cumhurbaşkanını seçebilmenin yolu

Ne zamandır aklımda olanı Emre Aköz yazmış.

Ben bazı (yoksa "hepsi" mi demeli?) AKP'lilerin zihninde şu sorunun dönüp durduğunu gözlüyorum: " Başka türlü davransaydık Cumhurbaşkanını seçebilir miydik? " Bu sorunun cevabı, hem evet, hem de hayır.
(...)
"Evet" seçebilirlerdi... Bunun olmazsa olmaz ölçütü şudur: Başbakan siyasete müdahale eden bir genelkurmay başkanını görevden almak istediğinde, " kesinlikle onay vermeyecek " bir kişiyi aday göstermek.

Bütün problem buydu demek doğru olmayabilir ama gerçeğin çok önemli bir parçası buydu.

Saturday, June 30, 2007

Al elimi

Cimrinin biri suya düşmüş. Ahali toplanmış kurtarmak için, "Ver elini, ver elini" diye bağrışmaya başlamışlar. Kimseye birşey vermeye meyilli olmayan cimri ise boğulmak üzere olmasına rağmen elini vermiyormuş. Derken Nasrettin Hoca gelmiş, olayı kavrayıp "Al elimi" deyip cimriye elini uzatmış ve kurtarmış adamı.
...

Ege Cansen bugün demiş ki:

Türkiye, niçin cari işlem açığı veriyor diye sorulunca, iktisat hocalarımız, "Çünkü Türk halkı, yeteri kadar tasarruf etmiyor" diyorlar. Söze devam edip, bu yüzden tasarruf açığı oluşuyor, bu açığı kapamak için de yurt dışından başka milletlerin tasarrufları ithal ediliyor deyip, eğer ortada bir sakatlık varsa bunun "suçlusu halktır" demeye getiriyorlar.
Tamam halkımızı suçlamış olmamak için, şöyle diyelim o zaman:
Halkımız o derece girişimci ki ne kadar tasarruf ederse etsin yatırım yapma azmine parası yetişmiyor; ama girişimcilikten, çok yatırım yapmaktan taviz vermeyecek kadar muhteşem bir milli bilinç olması münasebetiyle dışarıdan borç para almak zorunda kalıyoruz. Bu da cari açığa sebep oluyor.

Olay bir rephrase etme meselesi miydi yani sayın hocam?

Edit: Sonsöz yazmayı unutmuşum. Sonsöz: Canım istesin, popülistçe roman bile yazarım.

Wednesday, June 27, 2007

Oyumun rengi

İş yok, can sıkıntısından bari oyumun rengini açıklayayım dedim. Gerçi bu çok önemli değil çünkü memlekette borusu öten kesim seçimle gelip gitmiyor ama biz şehirliler düşüne taşına oy verdiğimizden galiba bu işe biraz fazla önem atfediyoruz.

Öncelikle ifade edeyim ki benim için bir insanın politikacı olması -özellikle günümüz Türkiye'sinde- ona oy vermemek için yeterli bir sebeptir. (paradokslarımla mutluyum) Normalde oy kullanan biri de değilim zaten. Hasbelkader politikaya bulaşmış olan temiz insanların da genelde uzun süre kalıcı olamayıp ezildiklerini gördüm. Sonuç olarak oyumu vermek için birilerinin oyumu haketmesini beklemeyeceğim. Mevcut duruma göre kim benim çıkarlarımın tersine iş yapacaksa, onları sindirecek olana oy vereceğim. Hukuksuzluktan çıkar sağlayan kesimden olmayıp gariban bir vatandaş olmam itibarıyla demokrasi ve hukuk benim işime gelir. (Aslında uzun vadede bu herkesin işine gelir. Ama uzun vadeye kadar kim öle kim kala; küçük olsun benim olsun diye düşünenler var maalesef...)

O bakımdan bu seçimde hukuku guguka çevirip bundan çıkar sağlayanların karşısında olanlara oyumu vereceğim; onların da pek temiz olmadığını bile bile... demeyi çok isterdim ama bizim işgüzar mahalle muhtarı yüzünden hayatımda belki ilk ve son kez oy kullanacağım bu seçimde oy kullanamıyorum. Neye yaradı şimdi bu yazı!?

Yeni bir blog - Tahsin Oğuz Özçelik

Ortaokul + lise + üniversiteden arkadaşım Tahsin Oğuz Özçelik'in blogu. Girişteki fotoğraf Rollhouse'da çekilmiş olup kendisi bu tür mekanların entelektüel seviyesini zıplatıcı katkıda bulunmaktadır. :) Takip edilmesini öneririm.

Bir de yeni blog açarken dikkat edilmesi gereken bir husus var. Buradan okuyabilirsiniz.

Ege Cansen'den cari açık taşlaması

Ege Cansen bugünkü yazısında şunları yazmış:

Bu şartlar altında, "cari işlem açığı, tasarruf noksanından değil, tüketim fazlasından doğmuştur" demek daha doğru olmaz mı? Hatta olaya Türkiye gerçeğinden bakarsak, cari işlem açığı "ara mallar ithalatı artışından" kaynaklanmıştır demek daha da doğru değil mi? İşin gerçeği şudur: Cari işlem açığının sebebi, ucuz döviz ve sermaye hareketleridir. Bunun gerisinde de "yüksek faiz" vardır.
Ben Ege Cansen'i severek takip ederim. (severek takip etme ekolü) Ama aramalları ithalatı artışı konusundaki söylediklerini aşağıdaki verilere göre özellikle 2006 öncesi için abartılı buluyorum. Bir de değinilmeyen petrol fiyatları var. Bence miktar endeksine bakıp rakamları ortaya koymak daha mantıklı olurdu. Ben yapardım ama bana düşmez! :)

Denizbank'ın bu haftaki ekonomi bülteninde şu grafikler var: (25 – 30 Haziran 2007 Yıl/12 Sayı/21)

Tuesday, June 26, 2007

Bir BDDK sınavı hikayesi

Hikayeye geçmeden BDDK Murakıplık Sınavı sorularını şu adreste bulabilirsiniz: http://www.soruara.com/bddk

Sınavın iktisat seansına girilir. Yaklaşık olarak öyle bir soru vardır:

Üçlü açmaz kuralını açıklayınız. Ülkemizde 2002 yılından önce uygulanmakta olan bağımsız para politikası, sabit kur, serbest sermaye hareketi sisteminden; bağımsız para politikası, dalgalı kur, serbest sermaye hareketi sistemine geçişi bu bağlamda değerlendiriniz.

Bu soru içindeki iki bariz hatadan biri farkedilip diğeri farkedilmeden elden geldiğince cevap verilmeye çalışılır...

Ertesi gün ikinci absürdlüğün de farkına varılmış bir şekilde iktisat sorularını hazırlayan şahıs bulunur ve kendisine sorudaki hata iletilir.
Diyalog genel hatlarıyla şöyle gelişir:
+ Merhaba, dünkü sınavda iktisadın birinci sorusunda iki yerde hata vardı.
- Buyrun nerde vardı?
+ 2002 yılından önce – 2002’den sonra gibi bir ayrım vardı; bi kere bu yanlış. Kriz 2001’de oldu.
- Yok 2002’de oldu.
+ Hayır 2001
- Ha evet 2001’in sonuydu.
+ Yok Şubatıydı
- (Biraz daha düşünüp) Hıı evet öyleydi. (kahramanımız bddk’nın iktisat sorularını hazırlıyor ama ne yazık ki Türkiye’nin bankacılık faciasına sebep olan krizinin tarihini bile doğru dürüst hatırlamıyor. Ama bu küçük olan hatası maalesef.)
+ Neyse bu çok önemli değil zaten, asıl krizden önce merkez bankasının bağımsız para politikası uygulamakta olduğu yazıyordu, ki bu yanlıştır. Zaten sorudaki üçlü açmaza da aykırı birşeydir. MB o zaman para kurulu benzeri bir sistem uygulamaktaydı... (bu konuda hangi makaleyi açarsanız açın bununla karşılaşırsınız.)
- Yok bağımsız para politikası uygulanıyordu. Sadece net iç ve dış varlıklara sınırlama konmuştu. (kendi ağzıyla hem “sınır” konmuştu diyor hem de bağımsız para politikasından bahsediyor)
.
.
.
(bu arada konu üzerindeki laflama bir süre daha uzamıştır ama sonuçta murakıp bey hatasından taviz vermemiştir. Etraftan garip bakışlara maruz kalınmaktadır.)
.
.
.
+ Neyse madem anlaşamayacağız siz tekrar kaynaklarınıza bakın, ben de bakayım. Tekrar bu konuda iletişim kurarız...
- Ok, ben sizin maili alayım...

Mail adresi verilir, fakat sınavdan sonra hiçbir ses seda çıkmaz... En az 90’lık kağıt verilmiştir fakat iktisattan pek çakmadığı belli olan şahıs -sonradan bilgi edinmeden öğrenildiğine göre- kağıda 63 vermiştir. Mahkemeyle uğraşacak ne vakit, ne para, ne psikoloji vardır. "Allah’ından bulsun" demekten başka elden birşey gelmez...

Ek olarak:
Bir TCMB açıklamasından alıntı: (33. maddeden)

"Ayrıca, uygulanmakta olan para politikasının genel çerçevesi ve dalgalı kur rejimi, Şubat 2001 öncesindeki önceden ilan edilen kur rejimi ve onun ayrılmaz parçası Net İç Varlıklar kısıtının bulunduğu para kurulu benzeri para politikasının aksine Merkez Bankası’na “Borç Veren Son Mercii” fonksiyonunu aktif bir şekilde yerine getirme imkanı tanımaktadır. TCMB olarak BDDK sınav komisyonuna ve ayrıca ülkedeki tüm cahillere selam ederiz."
(son cümleyi ben uydurdum, keşke orijinal metinde yazmış olsalardı)

Not: Bu yazı önce şurada iki parça halinde yayınlandı. Olayın kahramanı tanıdık biri. Çok tanıdık biri...

Monday, June 25, 2007

Bankacılıkta yabancı payı üzerine

Bankacılıkta yabancı payının artmasını istemeyenlerin kullandığı bir örnek var. Şu yazıda mesela şöyle denmiş:

Altaylı daha önce yazdığı yazıya gönderme yaparak şöyle diyor:
“Bir Türk firması Türkiye"de önemli bir tesis kurmak için bir Amerikan bankasından kredi istemiş.
“Kurulacak tesis bu sektörde tekel olan bir Amerikan şirketinin çıkarlarına aykırı.
“Amerikan şirketi senatoya mektup yazmış, 'Bu krediyi engelleyin' diye.
“Son aşamaya gelen kredi engellenmiş.
“Mektup elimde.”
Altaylı'nın o yazısını hatırlıyorum. O banka Amerika'nın Exim Bank'ı. Yani Amerika'nın ithalatçısının, ihracatçısının menfaati için çalışan bir banka. Sözkonusu krediyi vermemesi gayet normal bu açıdan. O yüzden bu örneğin verilmeye devam etmesi bana çok saçma geliyor.

Bu konuda benim kesin bir fikrim yok. Ama bazıları yabancılara illa ki karşı çıkacaklarsa daha kuvvetli argümanlar bulsunlar. Şurada işlerine yarayabilecek birşey var mesela... (ARJANTİN'İN YABANCI BANKALARLA TANGOSU başlığının olduğu bölüm)

İki Merkez Bankası yayını

Araştırmalar - Çalışma Tebliğleri (Interest Rate Pass-Through in Turkey (Halil İbrahim Aydın Working Paper No. 07/05, June, 2007))

Araştırmalar - Çalışma Tebliğleri (The Monetary Transmission Mechanism in Turkey: New Developments(Erdem Başçı, Özgür Özel, Çağrı Sarıkaya Working Paper No. 07/04, June, 2007))

Türk Alman Ekonomi Kongresi

Geçen Cuma ve Cumartesi günleri Türk Alman Ekonomi Kongresine katılma fırsatım oldu. Dikkatimi çeken birkaç noktayı paylaşmak istiyorum:

  • Sabah saat 9'da stand alanında Almanlar standları kurmuş hazır beklerken Türklerin daha yeni teşrif ediyor olmaları daha baştan iş yapma kültürü arasındaki farkı gözler önüne seriyordu. Organizasyonda zaten benim katıldığım açılış ve paneller vaktinde başlamadı.
  • Katılımcılardan birisi övünerek ekonomik büyüklük olarak Hollanda'yı bile geçmişiz dediğinde gülümsedim. Ama yine de 70 milyonluk, 800.000 km2'lik bir ülkenin, "Neitherlands"den daha büyük bir ekonomiye sahip hale gelmesinin şu an için başarı sayılabileceğini biliyorum. Bir de BRIC ülkelerine biz de katılmışız; artık T-BRIC olmuş. T-Mac, T-Shirt gibi...
  • CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen faizlerden şikayet etti ve aynı zamanda faiz dışı fazlanın düşürüleceğini, bunun vadettikleri güzellikler için gerekli kaynağın bir kısmını yaratacağını söyledi. Soru cevap faslında söz sırası gelseydi "Nasıl hem faiz dışı fazlayı düşürüp hem de yüksekliğinden şikayet ettiğiniz faizi düşüreceksiniz" diye soracaktım. Ama gelmedi.
  • Referans ve Radikal gazetelerinde yazan yiğit bir yazar ilk gün bir panelin yöneticisiydi. Gazete yazılarından çok farklı bir yaklaşım içinde görünüyordu. Kendilerini ulusalcı duruşuyla tanıdığımı zannediyordum fakat onu sadece oradaki işadamlarına soru şeklinde attığı pasları izleyerek tanıyan biri yabancı sermaye dostu sanabilirdi. Kimbilir belki de ortam öyle gerektiriyordur.
  • Doğrudan yabancı sermaye girişini artırma amacıyla "Invest in Turkey" adlı bir birim kurulmuş. Çok ciddi çalıştıklarını gördüm. Nerede üç kişi toplansa oraya gidip birşeyler anlatıyorlarmış. Ülkemize giren sermayenin devamlı olacağına dair düşüncelerimi pekiştirdiğini kaydetmiş olayım. Bir de OECD'nin bir raporuna göre en liberal FDI mevzuatının bizde olduğunu duydum. Söyleyenlerin yalancısıyım.
  • Almanlar doğal olarak kayıtdışından şikayetçi. Mercedes Benz Türk A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Jürgen Ziegler vergi sisteminin düzeltilmesi gerektiğini söyledi ve kayıtdışıdan da yakındı. Galiba birçok yabancı yatırımcı bu ortam yüzünden yatırım yapmakta zorlanıyor çünkü düzgün çalışan yerli ortak bulmak bile mesele onlar için. Bir başka yabancı katılımcı tarafından işgücü piyasasının esnekleştirilmesi ve sermayenin çıkışının da kolaylaştırılmasının gerekli olduğu vurgulandı.
  • Kongre yeterli ilgiyi bulmadı. İş bağlayan bağlamıştır yine ama bizde siyasetçinin, özellikle de iktidarın ilgi göstermediği organizasyonlar iş aleminden de yeterli ilgiyi göremiyor. Yine de bu tür organizasyonların işini bilen adamlar için önemli bir fırsat olduğunu gözlemiş oldum.

Wednesday, June 20, 2007

Brzezinski, Kissinger, Scowcroft röportajı

Türkçeye çevrilmiş bir röportaj. Dünya ahvali üzerine konuşmuşlar. Scowcroft'un ve Brzezinski'nin tespitlerini çok beğendiğimi söylemeliyim.

Charlie Rose interviews Zbigniew Brzezinski-Henry Kissinger-Brent Scowcroft
Derleyen Tolgahan KAMİLOĞLU

Tuesday, June 19, 2007

Fren, tren, korku üzerine

Karikatüre biraz meraklı olmaktan mütevellit, az önce bir yorum yazarken şunu hatırlamıştım. (frenle gelen, trenle gider)

Sonra bir de bunu gördüm. Acaba bizim ülkemizde de korku üretenler bu tarz insanlar mı?
Mesela şöyle bir diyalog olabilir pekala:

+ Haşemalı otel açıyorlaaarrrüühhüühüü. Hergün şeriat gelecek korkusuyla yaşamak istemiyorum artık, dayanamıyorum.
- Dindarlar da yaşıyor ulan bu memlekette, böyle otellerin olması normal!
+ Darbe istiyorum laaaann.

Some Funny Principles of (Political) Economics

Ekonominin temel ilkeleri burada güzel bir şekilde özetlenmiş. :)

Edit: Dani Rodrik bunlara birkaç tane daha eklemiş.

Friday, June 15, 2007

Küreselleşmenin gelir dağılımı üzerine etkisi

Bundan bir süre önce Fatih Özatay'a küreselleşmenin gelir dağılımını bozucu etkisi üzerine soru mahiyetinde birşeyler yazmış idim.
O konuda Paul Krugman bir yazı yazmış: Trade and inequality, revisited
Dani Rodrik de onun yazısı üzerine bir yorum yazmış: A new mainstream consensus on trade and wages?

Partilerin ekonomi programları

Korktuğum başıma geldi, partiler ekonomi programlarını açıkladılar. Şuradan erişebilirsiniz...

AKP makro yapıyı pek sorgulamıyor ve mikro reformlara öncelik vereceğini açıklıyor.

Diğerleri çok net olmayan şeyler söylüyorlar. Ya da ben anlamamış olabilirim. Enflasyonu düşürüp (%5), daha yüksek büyümeyi (%7) sağlayacağımızdan bahsediyorlar. Aynı zamanda teşvikler de artacakmış. IMF görevini tamamlamış. Falan filan...

Aslında çok saçma ve basit ifadeler de var, hepsini tek tek yazıp irdelerdim ama vaktim yok. Dikkatini çeken bir ekonomistimiz olursa değerlendirmesini yapar zaten...

Thursday, June 14, 2007

Sedat Laçiner'den terörle mücadele üzerine tespitler

Sedat Laçiner 11.06.2007 tarihli Radikal'de yayınlanan röportajında terörle mücadele konusunda önemli şeyler söylemiş.

Kuzey Irak'a yapılacak operasyonun maliyeti

Seyfettin Gürsel bugünkü "Önce güvenlik mi, ekonomi mi?" başlıklı yazısında bu konuyu ele almış.

Monday, June 11, 2007

Türkiye'de sağcılık, solculuk

Ali Bulaç, 10 Haziran 2007 tarihli yazısında şunları yazmış:

Türkiye'de merkez sağ ve merkez sol tanımlamalar, maddi-sosyal karşılığı olan herhangi bir anlam çerçevesine veya sahici realitelere tekabül etmiyor; tamamen soyut, ithal ve içi bomboş kavramlar olarak literatürümüze girmiş bulunuyor. İslam toplumları, çok partili parlamenter rejim içinde kendilerine başka tanımlamalarla siyaset yapabilirler; Batı'dan iktibas edilen sağ-sol tanımlamaları -sosyalizm, liberalizm, milliyetçilik ve muhafazakarlık gibi- herhangi bir realiteyi ifade etmiyor.
Türkiye'de sağın ve solun anlamları bağlamında son günlerde Murat Belge ve Nuray Mert de İdris Küçükömer değerlendirmeleri yazıyorlar. Bunları okumak çözdüğümüz batılı testlerin sonuçlarına şaşırmamamızı sağlayabilir.

Kapatma davası ve seçimler

Bugünkü Taha Kıvanç yazısındaki şu ifadeler dikkatimi çekti:

“Proje neden çöktü?” sorusuna cevap aramak için Ağar ile Mumcu'nun izlerini sürerken bir başka bilgiyle karşılaştım. Sayıları az, ama çok yönlü yurtdışı bağlantıları sebebiyle olayları etkileme gücü fazla bir grup Mehmet Ağar'ı yakın markaja almış... “Bu seçimde oyumuz Ağar'a” diyorlarmış… Ak Parti oylarının yüzde 10'lara ineceğine dair bahislere giriyormuş aynı grup, “Bu nasıl olacak?” sorusuna da “Son 10-15 günü bekleyin” diyormuş…
Yukarıdaki alıntı AKP'ye açılacak kapatma davasına refer ediyor bence. Son 10- 15 gün içerisinde bu kadar seçmeni etkilemeye yönelik ani gelişme başka ne olabilir ki?

Yazı "Senaristi tebrik ederim." diye bitiyor. Belki erken davranmıştır tebrik etmekte. Bu senaryolar AKP'yi kötü etkiler mi, yoksa bazılarının her gelişme sonrasında dediği gibi "AKP'ye su içse yarıyor" mu; bunu görmek için çok beklemeyeceğiz.

Zaten şunun şurasında ne kaldı 23 Temmuz'a...

Sunday, June 10, 2007

Çabamın Bavulu - depeyi

Ekşi Sözlük yazarlarından depeyi'nin vaktiyle yazmış olduğu, pek hoş ve Nobel'i (ve tabii + 1,5 milyon USD tiko parayı) hakeden yazısı.

Ya da bir neslin bir kısmının hikayesi...

Saturday, June 9, 2007

Murat Belge - Seçerken Neyi Seçiyoruz?

15.02.2003'de tezkere tartışmaları sırasında Murat Belge'nin yazmış olduğu bir yazı... Bugün hatırladım ve buraya aktarma ihtiyacı hissettim.

Öteki alternatif, 'hukukun egemen olduğu bir dünyada yaşayalım' ilkesi, şu anda bu ülkede 'söz söyleme' ve 'karar verme' mercilerinin tepelerini tutan zevat açısından, istenilir, beğenilir, kabul edilir bir şey değil.

Bazıları, kendilerinin böyle düşünmesinin, böyle düşünmekten vazgeçmemesinin sorumluluğunu, 'başkaları'na atacaktır. Yani, ne kadar kötü olursa olsun, dünyada 'kaba kuvvet'le sonuç alma imkânları ve bu imkânları kullanmaya hazır birileri varsa, biz buna karşı hazır bulunmalı ve onlardan daha kuvvetli olmalıyız.

Ama, 'kaba kuvvet/hukuk düzeni' ikilemi karşısında bu 'inandırıcı' argümanı kullanmaya devam ettiğimiz sürece, 'hukuk düzeni' ihtimalinin ihtimal olmaktan çıkma ihtimaline karşı da kapıyı kapatmış oluruz.

Çünkü, bu argümanı öne sürenlerin çoğu, o 'suret-i haktan' argümanın gerisinde, zaten o kapının kapalı tutulmasını isteyenlerdir.

Irak'ta somutlaşan durum karşısında Bush yönetiminin bu biçime soktuğu ikilem ve burada yapılacak seçme, son kertede, nasıl bir medeniyet istediğimizle ilgili bir seçme.

Tamer Korkmaz - 01.06.2007

Tamer Korkmaz'dan "Tezkere Gerçekleri":

"Tezkereci Cemaati" o günlerde kamuoyunu ABD'nin bölgesel çıkarları/politikalarıyla uyumlu/özdeş hale getirmek istemişlerdi. Hâlâ daha yaptıkları bundan farklı bir iş değil...

Tezkere geçseydi; Türkiye iddia ettikleri gibi Kuzey Irak'ta söz sahibi olamayacaktı. Hayli sınırlı bir şekilde içeriye girebilecektik. Askerlerimiz -Güneydoğu'da konuşlandırılanlar ile Irak'taki Amerikan güçleri tarafından "sandviç" pozisyonunda markaja tabi tutulacaktı...

Giderek Irak Batağı'na saplanacaktık. Sadece Irak'ta değil, bütün Ortadoğu'da aynen ABD ve İngiltere gibi işgalci güç olarak tanımlanacaktık. Şimdiki büyük prestijimizin zerresi olmayacaktı. ABD, PKK terörüne karşı arzu ettiğimiz sonucu almamıza kesinlikle izin vermeyecekti. Bizi Kerkük'e de yanaştırmayacaklardı.

Hepsinden önemlisi: Tezkerenin reddi, Ankara'nın tarihte ilk kez ABD ekseninden çıkmasını sağlayan sürecin en çarpıcı temel taşıdır...

Hal böyle iken, şimdilerde yeniden tezkereci tezlerin hortlatılmasının bir anlamı olmalı? "Keşke tezkere geçseydi" yanılsamasını yeşertenler -bugünlerde Ankara'nın Kuzey Irak'ta topyekun sıcak çatışmalara çekilerek tuzağa düşürülmesini isteyen Amerikan taktiğinin ekmeğine yağ sürmüş oluyorlar!

Bazılarının iddia ettiği gibi, Türkiye çaresiz falan değildir. Tersine eli güçlü olan Ankara'dır! "Provokatif Terör"ün çanları, TSK'yı Kuzey Irak'a yanlış bir zaman ve zeminde gönderebilmek uğruna çalıyor. Ama, Ankara bu tuzağa düşmeyecek...

Thursday, June 7, 2007

Hasan Ersel - 04.06.2007

Hasan Ersel'in 2007 ortasında dünya ekonomisinde görünüm başlıklı yazısı. Başlıktan anlaşılacağı üzere genel, bilgilendirici bir değerlendirme yapmış.

Wednesday, June 6, 2007

Bankacılık çok mu karlı - Hurşit Güneş - 06.06.2007

Hurşit Güneş bugünkü yazısında bankacılıkla ilgili bazı verileri ve sektörün gelişimiyle ilgili görüşlerini aktarmış.

Kaarilerimi siyasi nokta-i nazardan ayaküstü irşadımdır *

Bence cumhurbaşkanını biraz zor seçeriz. Meclis seçecekse zaten 367 lazım olduğundan seçemez. İş cumhura kalır ve halk yanlış birini seçerse -kesin öyle yaparlar- anayasa mahkemesi iptal eder bir gerekçeyle. Sonrası: Hasta siempre commandante Necdet Sezer! Hatta ilerde "Caesar" falan da diyebiliriz, belli mi olur. (Bu arada bağlama üstadı Ahmet Koç Hasta Siempre'yi de çok iyi çalıyor, youtube'da var)

Bize düşen bu durumda olayın iyi yanlarını görebilmektir. Evet bunun iyi yanları da vardır. (Zevk almaya çalışalım) Sıralıyorum:

  • Kimin hakim olduğu tam belli olmasa da en azından egemenliğin kimde olmadığı belli olacaktır. Halk gerekli gereksiz şımarmayacaktır.
  • İnsanoğlu şu fani dünya hayatında sık sık acizliğini hatırlamalı, kendini birşey zannetmemelidir. Başımızdaki demir yumruk bunu sağlayacaktır. Ama bu durum aynı açıdan kendisi için pek hayırlı olmayabilir, o başka.
  • Cumhurbaşkanı vaktinden artırabildiği kadarıyla süpermarket sırasında ve kırmızı ışıkta duracak, bize ders verecektir. Malum öncekiler süpermarkette araya kaynıyordu!
  • Yönetimde süreklilik olacağından hiçkimse enkaz edebiyatı yapamayacaktır.
  • Deniz Baykal muhalefet etme ya da konuşma ihtiyacı hissetmeyecektir.
  • Neptünyum, toryum, palavranyum gibi doğal kaynaklarımız emperyalizmin boyunduruğundan çıkacağımız için kullanılabilir hale gelecektir. Böylece tez zamanda refaha ereceğizdir.
  • Yanlış yapanın suratına artık anayasa değil anayasa mahkemesi fırlatılacaktır. Daha etkili olacaktır.

Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Elbette bunlardan daha mühim faydaları olabilir. Zaten bu saydıklarımın çarpan etkisini de hesap ederseniz ülkemizin ne kadar kısa sürede düze çıkacağını anlarsınız. Anlamayan olursa vakti gelince onu da anlatır; irşad ederim.

*Başlık Recai Güllapdan'ın bir yazısından esinlenilmiştir. (kaari: okuyucu)

Tuesday, June 5, 2007

Evlenmeden önce okunması gereken yazı

Aksiyon dergisinin bu haftaki kapak konusu boşanma üzerine. Fakat evlenmeden önce okunması gereken bir dosya olduğunu düşünüyorum. Serum değil; aşı misali...

Hamit Altıntop röportajını saymazsak bu sayıdaki en faydalı yazıydı diyebilirim. :)

Abdüllatif Düşerken

Hayır hayır, bir dram değil. Zaten yeterince tepeye çıkamayan birinin hikayesi.

Abdüllatif Şener'in tam arkasından konuşmaya hazırlanıyordum ki; Tamer Korkmaz daha beter konuşmuş. Ben daha fazlasını söylemeyecektim; onun yazısını arşivleyeyim dedim...

Din, Ekonomi, Suç üzerine

İki yazı.

Birincisi suç oranlarındaki değişim ve ekonomik durum arasındaki bağ hakkında değişik çalışmalara referans vererek kafa kurcalıyor. Economist's View'dan Crime and Inequality başlıklı yazı.

İkincisi dinin ekonominin gelişiminde oynadığı rolü inceleyen yeni bir kitaptan yola çıkarak bu konudaki görüşlere değiniyor. Aynı sitedeki Religion and Capitalism başlıklı yazı.

İkinci yazıdaki şu ifade aralarında bağ kurmama neden oldu. Dini inancın, ekonominin gelişmesindeki katkısını, Weber'in görüşlerine değinerek anlatırken şöyle demiş:

"Second, religious values that emphasize social solidarity are an important corrective to the tendency of markets to polarize society by rewarding success."
İkinci yazıdan iki quote daha alıyorum:
1. "The debate about the contribution of religious values parallels the debate over the relationship of freedom to economic development — a central issue in the work of Nobel laureate economists Friedrich Hayek and Amartya Sen. It is clearly tempting for critics of authoritarian regimes to argue that freedom is good because it promotes economic growth. But a deeper view of freedom regards it as having intrinsic value."
2. "In the 18th century, Voltaire constructed an analogous argument, claiming that religion's major virtue was its social usefulness. He thus sought to subvert religion by making it purely instrumental. But to do that is to destroy the true character of religious belief. By reviving the debate over "Asian" values, Fujiwara's book may contribute to a similar mistake."

Monday, June 4, 2007

Sosyal - ekonomik görüş olarak konumlandırdım kendimi

Bu aralar popüler olan politicalcompass.org'daki testi doldurdum ve şöyle bir sonuç çıktı.

Anarşizmle faşizmin tam ortasında olmak tam bir denge insanı olmakla(!) açıklanabilir sanırım. "Economic scale"da hafif solda yer almayı ise ancak birine attığım lafın bumerang gibi geri dönmesi ya da kınanan durumun muhakkak başa gelmesi olarak açıklayabiliyorum. :)

(Bazı sorulara kesin fikrim olmasa da, genel düşüncelerimle bütünlük arzedecek cevaplar vermeye çalıştım.)

Sunday, June 3, 2007

Kuzay Irak'a yapılacak operasyonun ekonomiye etkisi

Şu ana kadar bu konuda birşeyler okuyabilmiş olmayı çok isterdim. Ne yazık ki, işin bu yönüyle ilgilenen hiçkimse yok gibi.

Friday, June 1, 2007

Asya ülkelerinin kalkınması üzerine kısa bir özet

Uzun sayılmayacak bir süre evvel yazmış olduğum bir özet. Asya ülkeleri üzerine sağdan soldan okuduklarımdan aklımda kalanlar. En çok da Paul Krugman'ın Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü adlı kitabının ikinci bölümünden kalanlar diyebilirim. Sonunda konuyla ilgilenenler için faydalı olabilecek birkaç kaynak var.

--------
Japonya’yı bağlam dışında tutacak olursak; Asya ülkelerinin ekonomik büyümesi 1960’larda Hong Kong, Singapur, Taywan, Güney Kore gibi Asya kaplanları diye adlandırılan ülkelerle başlamış ve Güneydoğu Asyanın başta Çin olmak üzere nüfus yoğunluğu yüksek diğer ülkeleriyle devam etmiştir. Bu büyüme hamlesi iki yönüyle ilgi çekicidir. Büyümenin olduğu ülkelerin nüfusu çok fazladır (toplamda dünya nüfusunun 1/3’ü kadar) ve büyüme oranları çok uzun süre görülmedik ölçüde yüksek seyretmiştir. Japonya’nın 1953-1973 arasındaki ortalama yıllık büyüme hızı %8 iken, Güney Kore 1963-1997 arasında her yıl ortalama %7 büyümüştür. Çin yıllardır yıllık %10 düzeyindeki –bazen bunun da üzerinde-büyümesini devam ettirebilmektedir.

Bu ülkelerdeki büyümenin finansmanı büyük ölçüde kendi tasarruflarıyla olmuştur. Büyüme sırasında dışarıdan ödünç alınan para göreceli olarak (diğer ülkelere görece) azdı ve genelde doğrudan yabancı sermaye şeklindeydi. Asya ülkelerinin ortak özelliklerinden biri de büyümelerinin verimlilik artışından çok;fiziksel ve beşeri sermayedeki yani girdilerdeki artışın sonucu olmasıdır. Verimlilik artışı fazla değildi; hatta Dünya Bankası’nın 1993’de yayınladığı rapora göre bazı ülkelerin teknik verimlilik değişimi negatifti. (World Bank - The East Asia Miracle Report, 1993) Verimlilik artışının olmaması teknoloji transferindeki yetersizliğin ya da savurganlığın sonucu olabilir. Sebebi ne olursa olsun, verimliliğin artmadığı bir ekonomide özel sektör başarısından söz etmek pek mümkün değildir.

Bu ülkeler genellikle yüksek tasarruf oranlarıyla da dikkat çekmişlerdir. Bir başka ortak özellikleri çok iyi temel eğitim almış nesillerin yetişmesidir. Bunun sonucunda artan okuma yazma oranları ve matematik yeteneği bu ülkelerin kalifiye işgücüne sahip olmasına yol açmıştır. İşgücünün kalitesi yükselmiş olsa da, bu ülkelerin büyüme sürecinde toplam faktör verimliliği yukarıda belirttiğim gibi fazla artmamıştır.

Asya ülkelerinin büyümesinde hükümetlerin eğitim düzeyini artırmanın ötesinde katkısı olduğu birçok iktisatçı tarafından ifade edilmektedir. Bu ülkeler bilinen liberal politikalar yerine bazı azgelişmiş sektörlerde (bebek endüstriler) politikalar izlemişler ve devlet özel sektörü bazı alanlara yönlendirerek bir tür planlamacı rol üstlenmiştir. Belirlenen stratejik sektörler kalkınma ve ihracatın motoru olması amacıyla ucuz kredilerle desteklenmiştir. Bu sisteme de “Asya Sistemi” adı verilmiştir. Bazı batılı yazarlar tarafından örnek alınması gerektiği söylenen bu sistemin, uzun süre yüksek oranlı büyüme gibi olumlu bir sonucu olmuştur fakat bazı sorunları barındırdığı da gözden kaçmamalıdır. Bu sistem verimlilik artışındaki yavaşlığa engel olamamıştır. Hatta hükümetlerin bazı sektörleri desteklemedeki kararlılığı, iş aleminin verimliliği artırma yolunda fazla çaba harcamamasının sebebi de olabilir. Verimlilik artmamış olsa da ortada büyük bir büyüme başarısı vardır ama bu gerçekten kayda değer bir “Asya Sistemi”nin olup olmamasının da sorgulanmasına yol açmıştır. Hükümetlerin bu sistemi benimsemesinin bir diğer olumsuz sonucu da ahbap çavuş kapitalizmi olarak bilinen, iş aleminde belirli bir kesimin kayırıldığı bir tür yozlaşmanın ortaya çıkmasıdır. Sonuç olarak bu ülkelerdeki büyümenin adil olmayan bazı uygulamalardan beslendiğini söylemek gerekir.

Bu ülkelerin büyümesini açıklamak için ekonomik değişkenlerin etkilerini incelemek, diğer ülkelerin hükümetleri ve firmalarıyla aralarındaki davranış farklılıklarını ortaya koymak yeterli olmaz. Bazı ekonomik değişkenlerin diğer ülkelerden neden farklı olduğunu ortaya koyacak sosyolojik açıklamalara da ihtiyaç duyulabilir. Mesela bugün Çin’de tasarrufun milli gelire oranı çok yüksektir; tıpkı geçmişte Singapur’da ya da diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi. Bu insanlar neden dünyanın diğer yerlerindeki insanlara göre daha fazla tasarruf etmektedirler? Yüksek tasarruf oranları; Çin ve benzeri bazı ülkelerdeki sosyal güvenlik sistemi yetersizliğiyle /yokluğuyla açıklanabileceği gibi, Asya ülkelerinde hakim olan; tasarrufu ve eğitimi kutsayan Konfüçyüs ahlakıyla da açıklanabilir.

Sonuç olarak, büyüme verimlilik artışından çok girdi (input) artışının büyümesine dayalı olduğundan Asya ülkelerinin büyümesini özel sektörden çok hükümetlerin izlediği politikalara bağlamak daha mantıklı görünmektedir. Hükümetin izlediği politikaların eksik yanlarını; özel sektörle kurulan enformel davranış biçimlerinin yozlaştırıcı etkilerini de görmek gerekir. Ekonomik sonuçların sosyal sebepleri de olmasından hareketle, bu ülkelerdeki insanların kültür ve dinamizminin de yüksek büyümenin önemli bir nedeni olduğu söylenebilir.


- Krugman . P. (1999). “The Return of Depression Economics”. W.W. Norton & Company, New York.
-World Bank. 1993. The East Asia Miracle: Economic Growth and Public Policy. World Bank Policy Research Report. Oxford University Press.
-Fallows, James. Looking at the Sun, The Rise of the New East Asian Economic and Political System. New York: Pantheon, 1994.
-The Myth of Asia’s Miracle – P. Krugman Foreign Affairs 1994 (sayısını bilmiyorum)
-James Fallows – Looking at the Sun: The Rise of the New East Asian Economic and Political System 1994

Demokrasi ne istemez

Daha önce "Demokrasi ne ister" başlıklı bir yazıda Ahmet Selim'in çok hoş tespitlerini aktarmıştım. Bu da devamı olsun.

Ben ortaokulda ya da lisede okurken bir nemlendirici krem reklamı vardı. "Kadınlar çiçektir, su ister, nem ister" diye bir sloganı vardı bu reklamın. Okulumda, yaz tatilini tarlada çalışarak geçiren, has Anadolu çocuğu bir arkadaşım "Kadınlar çiçektir, su ister, gübre ister, hih hih" diyerek kendince reklamın muhabbetini yapardı.

Bizdeki demokrasi hikayesi de böyle birşey. Ne zaman demokrasi biraz yeşerecek olsa, birileri "Yahu bunun gübresi eksik!" diye durumdan vazife çıkarıp sistemin orta yerine def-i hacet yapıyorlar.

Bazen bu katlanılamayacak kadar kötü argümanlarla desteklenmeye çalışılıyor maalesef. "Demokrasiye karşı çıkmak demokrasinin bana verdiği bir haktır, ben de bu hakkı kullanıyorum" diyenler bile var. En saçma talebini bile demokrasiye dayanarak meşru kılmaya çalışan birinin demokrasi aleyhtarlığı yapması; en hafif ifadeyle "Ben ne dediğimi bilmiyorum"un değişik bir versiyonudur.

"Acelesi yok nasılsa demokrasi kendiliğinden gelir, bizi bulur" diyerek gelmesi meçhul bir vakte intizar etmemizi isteyenler, "Bu halkla demokrasi zor be kardeşim!" deyip dolaylı olarak demokrasinin ancak kendi fikrinin kabul görmesi halinde yönetimin aracı olabileceğini ifade edenler, hukukun ancak egemenliğin belirli bir zümreye ait olmadığı zamanlarda gelişebileceğini anlamayanlar ve daha niceleri...

Demokrasinin en makul sistem olması, garanti ettiği vehmedilen refahtan kaynaklanmıyor kanımca. Demokrasi egemenlik sahibinin meşruiyet problemi olmayan ya da -çoğunluğun zulmü argümanını dikkate alarak- en az olan sistemdir. Bu yüzden bu sistem vadettiği hayattan çok insanlara sunduğu tatmin ve onların fikirlerini, duygularını bastırmama yönüyle önemlidir. Örnekte belirttiğim "Demokrasi istemiyorum ve bunu ifade etmek benim en demokratik hakkım" diyen adam bile bu özgürlüğü tepe tepe kullanmak istemekte; farkında olmadan dolaylı olarak "ben demokrasi istiyorum" demekte; bağırarak "benim sesimi kısın" deme paradoksuna düşmektedir.

Aslında bunlar yazmaya değmeyecek ölçüde basit mantığın ürünleri, o yüzden burada kessem de olur. Ne yazık ki fiilleriyle demokrasiyi gübreleyip mazeretleriyle midemizi daha beter bulandıranlar, içimizdekileri böyle dışarı çıkartmak zorunda hissettiriyorlar.

Thursday, May 31, 2007

Kur - İhracat & İthalat İlişkisi üzerine bir not

Anonim bir muhterem zattan aldığım bir kısım veriyi buradan satışa sunuyorum. İtalik yazılar da ona aittir.

1983 ve 2001 yillari arasinda yillik ortalama reel kur degisimleri ile ihracat degisimleri arasindaki bivariate istatiki iliski asagidaki gibidir: (ihracat dependent variable, kur independent variable).

reg ihracat kur,

ihracat *****Coef. *******Std. Err. *****t *******P>t ********[95% Conf. Interval]

kur *******-.0384738 ***.3194472 ****-0.12 ***0.906****** -.7124485 .6355009
_cons 1****0.21612 *****2.536567 ****4.03 ****0.001*******4.864429 15.56781

(kaynak: tüik & tcmb)

Ekstradan yazdıkları: (bana laf attığı yerleri çıkartarak - ne de olsa burası bizim çöplük)

goruldugu gibi burda istatiki olarak saglam hicbir iliski gozukmuyor.
(...)
isin ilginc olani bu donemdeki ithalat degisimi ile reel kur degisimi arasinda cok ciddi bir istatiki iliski cikiyor. bu dillemmanin ispati da sana kalsin. turkiye kosullarinda neden ihracat degil de ithalatin kur degisimine daha ciddi olarak bagli oldugu meselesi onemli gibi.

Wednesday, May 30, 2007

Yeni bir blog - Faruk Ekmekçi

Mr. Baker'ın blogu. Kendisi Florida State Unv.'de Political Science doktorası yapmakta. Daha çok Politik Ekonomi üzerine yoğunlaşıyor bildiğim kadarıyla. Dört yıl kadar önce sosyal demokrattı, görünen o ki; hala sosyal demokrat... :)

İyi bir Galatasaraylı olması itibarıyla izlenmesini tavsiye ederim!

Edit: Tabii ki sadece bundan dolayı değil. :)

Tuesday, May 29, 2007

Türkiye evlatlarını kurban vere vere ilerliyor

Bugün okuduğum en güzel yazılardan biri Emre Aköz'ün yazısıydı. Bu başlık da onun son cümlesi. Hrant Dink'in bir yıl önce yaptığı konuşmadan yaptığı alıntıyı aktarıyorum:

"Biz Türkiye'de bu siyaset mühendisliğini, siyaseti dizayn etme ve oluşturma deneyimlerini ilk kez yaşamıyoruz. Şu anda yaşadığımız da ciddi bir derin mühendislik diye düşünüyorum. Derindeki o yüksek mühendisler öteden beri Türkiye'nin gelecek dönem siyaset yelpazesini hazırlamak için harekete geçti ve hiç yeri yokken Kürt sorununun yeniden sokağa taşırılmasıyla, alevlendirilmesiyle, bazılarının 'yükselen milliyetçilik' dediği, benim ise 'yükseltilen milliyetçilik' olarak tanımladığım bir ruh halini, Türkiye toplumunun genel ruh haline dönüştürmeye çalışıyorlar."
"Avrupalı dostlar buradayken şunu söyleyebilirim: Önümüzdeki birkaç yıl içinde, Türkiye'de belki çok daha hoşumuza gitmeyecek, çok daha sizi şaşırtacak, 'Türkiye nereye gidiyor'u çok daha net size sorduracak manzaralarla karşılaşabilirsiniz."

Monday, May 28, 2007

Engin Ardıç'ın oyu

Bu aralar oyunu açıklayan açıklayana. Engin Ardıç da açıklamış. Yazıda rahatsız edici bulduğum yerler olsa da, az biraz slogancı bulsam da; çarpıcı bir yazı olmuş. Özü aşağıda:

Eski genelev kadınıyım. Modern köle, hayatsız kadınım... Dokuz yaşımda tecavüze uğradım. Kocam tarafından geneleve satıldım. Tüm hayatsız kadınlar için, tüm şiddet mağduru, ezilen, hor görülenler için... İstanbul bağımsız milletvekili adayıyım. Ayşe Tükrükçü.
(...)
Burası Türkiye’dir, bu kadına bunu yapanların yaşadığı bir ülke.
(...)
Ve biz eşekler de otururuz, seçim sistemini, siyasi partiler yasasını, cumhurbaşkanının yetkilerini, demokrasiyi, darbeyi tartışırız. Kâğıt üzerinde Avrupa Birliği’ne de gireriz, Rusya’yla ve Çin’le ittifak da yaparız, Turan İmparatorluğu da kurarız. İkinci bölgede otursaydım oyum senindi bacım.

Taha Kıvanç - 28.05.2007

Taha Kıvanç'ın öngörüleri ilginç. Seçimlerin olmama ihtimalinden bahsediyor ve ne kudretli adamlarmış bunlar dedirtiyor.

Ulus meydanında oturdum, ağladım

Bugün aslında Paulo Coelho'nun "Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum, Ağladım" adlı eseri üzerine yapılan kelime oyunlu komik şeylerden yola çıkarak eğlencelik birşeyler yazmayı düşünüyordum. Derken, pazartesi rutinim haline gelen ekşi sözlük'teki geçen haftanın en beğenilen entrylerine bakarken şu yazıyı okudum ve ağlanacak zamanlarda gülünmemesi gerektiğini, belki biraz düşünülmesi gerektiğini farkettim.

Biraz geciktim ama ben de ölenlere Mevla'dan rahmet, yakınlarına sabır ve metanet, yaralılara acil şifa diliyorum.

Sunday, May 27, 2007

Fatih Özatay'a yeni bir soru

Fatih Özatay'ın bugünkü yazısı şöyle başlıyor:

Küreselleşmeyi çok daha fazla ülkelerarası ticaret, ulusal sınırlar dışında çok daha yaygın üretim, çok yoğun sermaye hareketliliği olarak tanımayabiliriz. Nasıl tanımladığımız bir tarafa, çoğu ekonomistin üzerinde birleştikleri bir teşhis var: Küreselleşme ülkelerarası gelir farklılıklarını fakir ülkeler aleyhine artırıyor. Daha da kötüsü, özellikle fakir ülkelerde ülke içi gelir dağılımı bozuluyor. Klasik dış ticaret teorisinin öngörülerine ters bir gelişme bu.
Soru 1 - Geniş kabul görmüş uluslararası ticaret teorilerinden birisi faktör fiyatlarının eşitlenmesidir ve tüm ülkelerdeki faktör fiyatlarının (emek, rant gibi) uluslararası ticaret sonucu eşitleneceğini ya da en azından eşitlenme yoluna gireceğini söyler. Uluslararası ticaret sonucunda az gelişmiş bir ülkedeki kalifiye işgücü ücretinin gelişmiş ülkelerdeki seviyeye çıkması beklenir. Tabii ki kalifiye olmayan işgücü ücreti de gelişmiş ülkelerdeki kalifiye olmayan işçiler seviyesine yükselecektir; fakat kalifiye olan işçilerin gelişmiş - az gelişmiş ülkeler arasındaki farkı kalifiye olmayanlarınkine göre oransal olarak daha fazlaysa gelir dağılımı bozulacaktır.

Örnek:
1. Amerika'da bir bilgisayar mühendisinin aldığı maaş 5000 dolar olsun. Çin'de (sgp) 200 dolar olsun. Fark 25 kattır.
2. Amerika'da vasıfsız bir işçinin maaşı 1500 dolar olsun. Çin'de 100 dolar olsun. Fark 15 kattır.

Bu durumda Çin'deki kalifiye işgücünün ücretinin kalifiye olmayan işgücüne göre daha hızlı artması, yani gelir dağılımının bozulması, küreselleşmenin bir gereğidir. Değil midir? Soru buydu. Eğer böyleyse bu kurama göre ters bir durum yok demektir.

Soru 2 - Gelir farklılıkları fakir ülkelerin aleyhine artıyor mu gerçekten? Malum; gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerden daha hızlı büyüyorlar. Ya da burada bahsi geçen fakir ülkeler gelişmekte olanların haricindeki ülkeler mi?

Ahmet Selim, Mümtaz'er Türköne

Ahmet Selim demokrasi cumhuriyet konusunda güzel şeyler yazmış. Yazıyı okuması çok uzun sürüyor aslında. Bir parçası şöyle:

Ama böylesi, yani cumhuriyet kavramı adına onun ideali olan demokrasiden şikâyet edilmesi bugüne kadar hiçbir yerde kimsenin aklına gelmemiştir. Bu, beden adına ruhtan şikâyet edilmesi gibi bir şeydir.
Cumhuriyetin aleyhine "demokrasicilik" yapmak da mantıksızdır, demokrasinin aleyhine cumhuriyetçilik yapmak da. Çünkü birinin lehine olan, diğerinin de lehinedir; birbirinin aleyhine olan, diğerinin de aleyhinedir. Aynen bedenle ruh gibi. Var olmaları için de, yaşayıp gelişmeleri için de birbirine muhtaçtırlar; bundan dolayı da, müşterek bir sıhhat dengesi içinde bulunmak durumundadırlar. Müştereken beslenirler, müştereken gelişirler, müştereken de zaafa uğrarlar.
Mümtaz'er Türköne ise "27 Mayıs: Geç kalmış bir hesaplaşma" başlıklı çok deli dolu bir yazı yazmış. Son paragrafı gayet vurucuydu. Ben sadece şu tespiti aktarmakla yetiniyorum:
Otokratik ve hiyerarşik fikirler, emir-komuta içinde hayatlarını sürdürenlere her zaman sıcak gelmiştir.

Serdar Turgut - Savaş Çığırtkanlığı Yanlıştır

Serdar Turgut, Kuzey Irak'a bugün bir operasyon düzenlemenin mantıklı olmadığını anlatmış. Bu yazının tamamı okunmalı.

Friday, May 25, 2007

%2'lik enflasyonun makbul sayılmasının sebepleri beyanındadır

%2'lik (ya da %1-%3 arasında dalgalanan) enflasyon oranının ideal enflasyon oranı olarak kabul edilmesinin sebeplerini hatırlayabildiğim kadarıyla yazıyorum:

1- Fiili enflasyon ve ölçülen enflasyon arasındaki fark. Bu fark %1 civarı olabiliyor. Mesela bir otomobilin fiyatı 100.000 YTL'den 110.000 YTL'ye çıkmış olsun. %10 zam görünüyor. Halbuki bu otomobilin özellikleri geliştirilmiş olabilir -ki muhtemelen öyledir. Yani yeni mal eskisinden daha iyidir ve eskisiyle bir tutularak yapılan enflasyon ölçümü bir miktar hata barındırır. Bu tarz hatalar %2'lik enflasyonun aslında o kadar bile yüksek olmadığını gösterir.

2- %0'lık enflasyon oranı hedeflenirse, politikaların ülkeyi deflasyona sürükleme ihtimali belirebilir. Herhangi bir enflasyon oranı hiç değilse aynı düzeydeki deflasyona tercih edilir. O yüzden enflasyon hedefinin de %0'ın bir miktar üzerinde olması tercih edilir.

3- Faiz politikasının durgunluk zamanlarında büyümeye yardımcı olması daha kolaylaşır. Enflasyon oranı pozitifse (yani sıfır değilse) reel faizin negatife düşürülmesi mümkündür. Misal enflasyon %2 ise ve nominal faizi %0 yaparsanız; reel faiz -%2 olur ve genişlemeye zemin hazırlarsınız.

4- Ücretlilerin nominal maaşlarını düşürmek biraz zor olduğundan, az miktar enflasyon bu tür ayarlamaları yapmaya hizmet eder. %0'lık bir enflasyonun olduğu bir ülke düşünün. Hak ettiğinden fazla ödeme yapılan bir kesim varsa bunların nominal (nominal = bankaya yatırılan diyeyim) maaşını düşürmeniz mümkün değildir. Ama %10 enflasyon varken siz o insanların maaşlarına %5 zam yaparsanız, maaşlarını reel olarak düşürmüş olursunuz. Size bu imkanı enflasyon vermiştir.

5- İnsanları tüketime ya da parayı bir şekilde dolaşıma çıkarmaya teşvik edersiniz. Enflasyonun olduğu bir yerde parasını yastık altında tutan zarar eder.

Bir sebep daha vardı galiba, aklıma gelirse yazarım... Bunlar yüksek enflasyonun oranlarının savunması değil, %2 civarındaki enflasyonun makul düzey olarak kabul edilmesinin açıklamasıdır. Ziyaretçilerimizden aklına ekstra sebep gelen olursa yazsındır.

Thursday, May 24, 2007

Oray'ı okuduysanız, burayı da okuyun

Arasıra "Acaba mantıklı şeyler yazmaya başladı mı" diye yazılarına baktığım bir köşe yazarı var: Oray Eğin. Bugün de vaktimi öldürmeme sebep oldu bir miktar. Kendileri hangi tür üslubun bayağı, içeriksiz, hırçın, öfke dolu ve slogandan ibaret olduğunu ayırdetmekte zorlanıyor gibi.

Bugünkü yazısında, Taha Akyol'a "Liboş, dönek, mütareke basını, mandacı, satılmış, aymaz, işbirlikçi, sapkın, mürteci..." diyen Emin Çölaşan'ı savunmuş. Konuyu takip etmiş olanlar bilir, aslında Emin Çölaşan bu sözleriyle bir bakıma Akyol'a "Evet ben tam da senin dediğin gibi softa kafalıyım" demiş oluyordu. (2.ve 3. linkin son satırları) Ama bu şaşırtıcı birşey değil zaten.

Kendi fanatizmini merkeze oturtup, ortada yer alan insanları fanatik ilan edenlere alışkınız. Taha Akyol'u fanatik ilan eden Oray Eğin'in çektiği türden hareketlere yani. O bakımdan üzerine yorum yazmaya değer birşey yok gibi görünebilir. Ama Oray Eğin'in aşağıdaki sözlerinde mantıksızlık yok mu:

Öte yandan, belki de Akyol'u bu kadar öfkelendiren Emin Çölaşan'ın da aynı ölçüde taviz vermez bir ulusalcı oluşu ve AKP'yi tümden reddetmesi. Ama eminim Çölaşan bu eleştiriyi kabullenir, dikkate alır. Aradaki fark da bu işte.
Şimdi Emin Çölaşan'a sorsanız kendisi zaten "Ben taviz vermez bir ulusalcıyım ve AKP'yi tümden reddediyorum" diyecektir. Hatta bunu bir gurur vesilesi de yapar. E o zaman bunun neresi kabullenilmesi meziyet sayılacak bir eleştiri oluyor?

Adresi verdim, yolu düşerse kendisi de birşeyler söyler zahir...

Wednesday, May 23, 2007

Fatih Özatay'dan cevap

Fatih Özatay vakit ayırmış, maille kendisine de ilettiğimiz yazımıza cevap yazmış. Soruyu blogda yayınladık, cevabı da yayınlıyorum.

Sayın Aydınbaş merhaba,

Biraz gecikti yanıtım, kusura bakmayın. Meramım şuydu:

Talebin önemli bir bileşeni, ekonomik koşullar değişiyorken sabit bir seyir izliyorsa, faiz politikasından da etkilenme olasılığı çok az demektir. O zaman faiz silahınız fazla bir işe yaramaz (aktarma mekanizması çalışmıyordur). Özel tüketim harcamaları GSYİH’nın yüzde 70’i. Bunun büyük bir kısmı oynaksa, para politikası açısından bu iyi haber demektir. Dolayısıyla özel tüketim harcamalarının kompozisyonunun oynaklar lehine değişmesi bu açıdan olumlu olmuştur.
Selamlar,
Fatih Özatay

Tuesday, May 22, 2007

Gerçek serinlik bu kapağın altında

Ekonomiturk'te güzel bir yazı çıktı. Barış Bey'den felaket tellallarına kapak olabilecek nitelikte bir yazı. Gerçi burayı okuyanlar genelde orayı okumuş oluyorlar galiba, ama olsun. Maksat kayıt düşmek...

Saturday, May 19, 2007

Neden bizim ithalat fiyat endeksimiz yüksek?

Bu yazıda, ilk link Ekonomiturk'te yapılan bir yoruma olacak. Şu sayfadaki 5. yorum başlıktaki soruya güzel bir cevap teşkil ediyor. Ya da şu yazıdaki "Benim anlamadigim sey su: Neden bizim ithalat fiyatlarimiz 10.2 puan artarken Amerika'nin 1.9 puan artiyor?" şeklindeki soruya. Ne kadar liberalsen, o kadar pahalı mal almaktan kaçma imkanın var şeklinde özetlenebilir.

Bir de şu soru var aynı yazıda:

Bakiniz otomobil satislari gecen seneye gore %30'dan fazla dusmus. Araba fiyatlari ise % 20 artmis. Sevgili galerici arkadaslar. Manyak misiniz siz be? Disaridan ithal edilen giyim mallari miktari son %25'den fazla artmis (en cok artan sektor bu ithalatta). Rekabet fiyatlari dusurur ya. Ama Nisan enflasyonuna bakiyoruz. Giyim sektoru gecen seneden fazla zam yapmislar. Ne oluyoruz yav!
Giyim malları Çin'den ithalat yapılmıyorsa, başka yerden ithalat olsa da ucuzlamaz. İçerideki fiyat düzeyinin aynısından giyim malı ithal ediyor olabiliriz. Zammın yapılmasının hemen ardından ithalatın artması da doğal bir sonuca benziyor. (Hemen ardından olup olmadığını bilemiyorum; belki öncesindedir ama hemen ardından olduğunu varsayarak olayı mantıklı hale getirebiliyorum)
Otomobille ilgili olarak; dış talep rakamlarının da analiz edilmesinin faydalı olacağını düşünüyorum.

Thursday, May 17, 2007

Gelir dağılımı üzerine - 2

Ben gelir dağılımı hakkındaki yazıyı yazdıktan bir süre sonra Mankiw'in blogunda şu yazı yayınlandı. Teknolojinin de eşitsizlik üzerinde daha iyi olana erişim kolaylığı sağladığı için payı olduğunu ifade ediyor.

Bir de şu var ki benim yazdığımın aynısını daha önce yazmış. Şu cümle olayı özetliyor bir miktar: "small differences in talent at the top of the distribution will translate into large differences in revenue."

Not only ... but also ...

Çevirmenler "not only, but also" kalıbıyla kurulan cümleleri çevirirken saçmalıyorlar. Türkçe'de böyle bir kalıp yok. "Yalnızca böyle değil, fakat aynı zamanda şöyle" türünden cümleler ya çevirmen üretimi ya da Türkçe'yi özümsemeden yabancı dilden kalıp devşirerek makale yazan akademisyen / yazar üretimidir.

Bu cümleleri okumak bazen sıkıntılı bir hal alıyor. "Fakat" kelimesinden sonra "aynı zamanda" yazmak unutulursa çevirinin anlamı tersine dönüyor. Hele bir de cümle ikiye bölünürse. Bu yüzden "yalnızca" ile başlayan bir cümleyi okuduğumda kendimi daha dikkatli olmak zorunda hissediyorum. Bence bu tür cümleleri çevirirken en iyisi "Yalnızca böyle olmakla kalmıyor, şöyle de oluyor" gibi bir tarz benimsemek.

Ayrıntı bir konu ama önemli bence...

Gelir dağılımı eşitsizliği üzerine

Gelir dağılımının bozulmasının sebepleri nelerdir? Bu soruya cevap vermekten çok sorunun bir parçasıyla ilgili düşüncelerimi ifade edeceğim. Literatürü takip etmiyorum, çok muhtemelen benden önce başkaları da bu görüşleri serdetmiştir.
Ben, asıl sorun olan gruplararası gelir eşitsizliğine değil, gruplar içi gelir eşitsizliğine değineceğim. Önce Paul Krugman'dan bir alıntıyla başlıyorum. Krugman eşitsizliğin küreselleşme sonucu artmadığını savunurken şöyle demiş:

"Son olarak, Birleşik Devletler'de eşitsizliğin "parçalı" olarak arttığını belirttiğimizi anımsatmak isterim: yani bu artış gruplar arasında değil, gruplar içinde görülmektedir. Örneğin avukatların kazançları fabrika işçilerine göre artmakta; fakat en fazla kazanan avukatların kazançları ortalama avukatları önemli ölçüde geçmektedir. Dış ticaret üniversite diplomasının neden değer kazandığını prensipte açıklayabilir, ama aynı eğitimi alanlar arasında öne çıkanlara ödenen primin niçin bu kadar arttığı nasıl açıklanabilir? Ya da bir başka şekilde söylersek, küreselleşmenin Michael Eisner'in 50 milyon dolarlık maaş çekiyle ne ilgisi var?"
Bence çok açık bir ilgisi var. Küreselleşme, daha çok rekabeti ve daha yüksek getirileri beraberinde getirdi. Tepeye oynayanlar için istihdam edilenlerin rakiplerine göre iyi olması getirileri daha bir artırır oldu. Bu unsurlar da marjinal skill'lerin değerini artırdı.

Şöyle bir örnekle açıklayayım: Bundan 20-30 yıl evveli bence dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu Diego Armando Maradona bugün sıradan bir topçunun aldığı paraya sözleşme imzalıyordu. Futbol endüstrileşti, imzalanan sponsorlukların bedeli, kazanılan başarıların maddi kazancı ve rekabet arttı. Takımlar sahaya 11'den fazla futbolcuyla çıkamayacakları için saha içindeki futbolcuların sahip oldukları marjinal yeteneğin fiyatı da arttı. Mesela Zidane'ın bonservis fiyatı 70 milyon dolardı. Bu; Zidane 2 tane 35 milyon dolarlık futbolcunun sahada yaptıklarını tek başına yapar anlamına gelmiyor. O futbolculara nazaran sahip olduğu ekstra yetenek ve bunun getirileri rekabetten dolayı o kadar değerli hale gelmiş ki bu paralar saçılabiliyor.
Bu rekabet küreselleşmenin sonucu olduğuna göre, gelirdeki gruplararası dengesizlik de küreselleşmenin sonuçlarına (rekabet artışı + ayakta kalmanın getirilerinin artması) bağlanabilir diye düşünüyorum.

Edit: Devamı burada.

Tuesday, May 15, 2007

Yekta Güngör Özden vs. Yiğit Özgür & ssg

Yekta Güngör Özden "Ezan eskiden ne güzel Türkçe okunuyordu" mealinde birşeyler söylemiş.
Bana şunu hatırlattı. Bir de şunu.

Rejimin adı - Fehmi Koru

Fehmi Koru'nun bugünkü yazısının okunması tavsiye edilir.

'Darbe' sözcüğünü sevmeyen, onun yerine 'rejim krizi' deyimini yeğlediğini açıklayan Prof. Teziç ve benzerlerinin 'uzlaşma' ile kast ettikleri aslında Türkçemizde 'dayatma' sözcüğüyle karşılanabilecek durum olmalı… Milletvekillerinin, anayasada kendilerine verilmiş cumhurbaşkanı seçme görevini, devlet iktidarı' denilen kimlikleri belirsiz bir gruba devretmeleri bekleniyor kısacası…
Bu durumda, Türkiye'ye, 'anayasal parlamenter rejim' yerine adı henüz konulmamış farklı bir sistem getirilmiş olmuyor mu? İyi de, bu, Türk Ceza Kanunu'nda karşılığı bulunan ağır ceza öngörülmüş bir suç değil midir?
Kimi kime şikâyet edeceğiz, bilemiyorum…

Monday, May 14, 2007

Padişahım çok yaşa!

Demokrasinin işlemediğinden haklı olarak yakınan iktidar partisi, demokrasi özürlüsü olduğunu ispat edenlerle bir olup, doğuda rağbet gören siyasi partinin (adı neydi unuttum, ikide bir kapatılıp değiştiği için) bağımsız adaylarla meclise girme yolunu kapatan anayasa değişikliğini meclisten geçirdi.

Aferin size. Oradaki insanlar bir daha itildi. "Öküze oy hakkı vermiyoruz size niye verelim" deseydiniz daha samimi olurdunuz. Demokrasi demokrasi diye bağırdınız, bizi de bağırttınız. Sonra tuttunuz böyle bir düzenleme yaptınız.

Solcular kerhen CHP'ye, sağcılar kerhen AKP'ye oy verecek diye düşünüyorum. Kerhen yaşıyoruz zaten bu memlekette sayenizde...

Not: Bu arada doğuda rağbet gören o parti hayatımda oy vereceğim son parti bile değildir onu da belirteyim.

Sunday, May 13, 2007

HSBC'den cevap

Sayın blogcu,
Dilinize gösterdiğiniz hassasiyeti anlıyor ve takdir ediyoruz. Eminiz hayatınızın her alanına bu hassasiyeti yansıtıp; Turkcell, NTV gibi markaların isimlerini de bahsettiğiniz gibi okuyorsunuzdur.
Ne yazık ki sizin sahip olduğunuz çok samimi hassasiyeti(!) Türkiye genelinde göremiyoruz. Buraya yatırım yapmaya başladığımızda, bir nevi özentiye dayalı kültürle karşılaştık. Türk halkı nasıl okuyorsa, biz de öyle okuyoruz. Hatta He Se Be Ce diye okursak bizimle dalga geçilir diye korkuyoruz bile.
Sizin anlayacağınız gayet yereliz!
Gözlerinizden sulu sulu öper, ellerinizden sıkarız.
Eyc Es Bi Si Bank Cenırıl Menıcmınt
(Gelmedi aslında böyle bir cevap, kendim uydurdum. Gelseydi iyi şapa otururdum ama)

Saturday, May 12, 2007

HSBC dünyanın yerel bankasıymış

Aklıma takıldı, notumu düşeyim dedim. HSBC dünyanın yerel bankasıysa neden Türkiye'deki reklamlarında Eyc Es Bi Si Dünyanın yerel bankası demek yerine, He Se Be Ce Dünyanın yerel bankası demiyor?
Çok mu fuzuli bir soru oldu bilmiyorum... Türkiye'de Türkçe konuşmak zorunda değiller ama yerellik iddiasındaysalar biraz profesyonel olsunlar derim.

Friday, May 11, 2007

Çin ve Amerika üzerine

Çin'in parasını değersiz tutup, Amerika'yı finanse ederek kendi ihracata dayalı büyümesini sürdürmesi üzerine birkaç yorum okuduktan sonra konuyu cümlelerimle karikatürize etmeye karar verdim.

Amerika ve Çin elele yürümeleri gerekirken Çin'in Amerika'yı sırtına almış gidiyor. (by accident or design) Bunu aklınca güçlenmek için yapıyor, işe de yarıyor belki ama kendisinin sömürülmesine yine kendisi sebep oluyor.

Daha büyük tehlike Amerika için mevcut. Arkadaşının sırtına binen bu adam gittikçe obezleşiyor, bir yandan bineğinin üzerinde olmasının rahatlığıyla sağa sola saldırıp (Afganistan, Irak) ortalığı yangın yerine çeviriyor. Ne de olsa rahat.

Çin Amerika'yı sırtından attığı zaman, Amerika'nın en azından kısa vadede eskisi gibi yürüyemeyeceği açık. Verdiğim ilk linkten olayı özetleyen bir cümleyi aktarıyorum. Krugman demiş ki:

But the negative effects of a change in Chinese currency policy will probably be immediate, while the positive effects may take years to materialize.
...
Şu an için uç bir iddia sayılır ama yine de yazayım. Çin politika değişimini çok geciktirirse, bazı farklı gelişmelerin de etkisiyle Voltran misyonunu tamamlayıp dağılır, biz de arkasından bir türkü söyleriz.

Thursday, May 10, 2007

İbrahim Öztürk'e ve Hasan Ersel'e eleştiri

İbrahim Öztürk dün güzel bir yazı yazmış. Okunmasını tavsiye ederim. Yazıda tek katılmadığım aşağıya alıntıladığım paragrafın son cümlesi.

Enerjinin katkısı çıkarılınca cari açığın milli gelire oranı yüzde 4'ü bulmuyor. Hacmi bu kadar büyümüş, dünyaya açılmış bir ekonomi için söz konusu oran çok değil, hatta başarıdır. Büyüyen ekonomi olarak biz de pahalı girdinin bedelini ödedik. Kur düşüktü de çok daha yüksek olacak fatura nispeten ucuza kapatıldı. İhracatın kur tehdidi altında olduğunu söyleyenler, bu durumda ihracatın ve içerideki üretimin ne hale geleceğini de düşünmek zorunda. İthalat bağımlılığı bu kadar yüksek olan bir ülkede çok ucuz döviz de, çok pahalı döviz de ihracat için zorluğa yol açar.
Burayı Ege Cansen'in zamanında yazmış olduğu bir yazıya havale ediyorum.

İbrahim Öztürk'ün yazısından Hasan Ersel'e geçiyorum. Kendisini bir süredir takip etmiyordum, son yazılarını toptan okumam gerekti. Böylesi daha iyi oldu aslında. Saygı duyduğum bir iktisatçının bazı çelişkilerini görme fırsatım oldu.

Hasan Ersel'in AKP'nin ekonomideki başarı karnesi zayıflarla dolu başlıklı yazısını İbrahim Öztürk'ün yukarıda tavsiye ettiğim yazısıyla yanyana koyup okursanız aynı sayılarla nasıl farklı yorumlar yapılabileceğini görebilirsiniz.

Hasan Ersel AKP'ye kıt not verirken curve yapma yöntemini seçmiş. Yani sadece Türkiye'yi değerlendirirken iyi not vermiş ama dünyayla kıyaslayınca notu düşürmüş. Önceki bazı yazılarında Merkez Bankası'nın politikalarını eleştiren Hasan Ersel, burada enflasyonun faturasını hükümete çıkarmaktan çekinmemiş. Maliye politikasının başarısını teslim etmemiş. Bir önceki yazısında Türkiye'de gelir dağılımının düzeldiğini kaydetmiş ama bunu hükümetin icraatını değerlendirirken kriter olarak kullanmamış. Yazıdaki şu cümleler ise başlıkla tamamen çelişiyor:
Bu sonuçlara dayanarak, izlenen iktisat politikasının başarısız olduğu sonucuna varabilir miyiz? Bence bu kadar bilgiyle hayır!
Edit: Bu yazıdan sonra Ekonomiturk'de şu yazı yayınlandı. Hasan Ersel'in yazısını daha geniş değerlendirmiş. Tavsiye edilir.

Tüketim yapısı ve politika etkinliği - Fatih Özatay

Fatih Özatay, bugünkü yazısında, dayanıklı tüketim harcamalarının ve gıda harcamalarının toplam tüketime oranlarının son 20 yıllık artış / azalışlarını grafiklerle ortaya koymuş ve sonra şöyle demiş:

Para politikasının etkinliği açısından bu gelişmeyi iyi haber olarak yorumlayabiliriz. Enflasyon hedeflemesi çerçevesinde yapılan faiz değişiklikleri ile çeşitli kanallardan enflasyonun ileride izleyeceği yol etkilenmeye çalışılıyor. Bu kanallardan bir tanesi de iç talep kanalı. İç talebin önemli bir kısmı tüketim harcamalarından oluştuğuna göre, tüketim harcamalarının faiz değişikliklerine karşı duyarlı olması istenir para politikası açısından.

İç talebin çeşitli unsurlarındaki oynaklık ne kadar fazlaysa, bu unsurların ekonominin içinde bulunduğu koşullardan o ölçüde etkilendiği sonucunu çıkarabiliriz. Dikkatli okuyucular hemen fark etmiştir: Bu oynaklığı yaratan ekonomik koşullar arasında para politikasının oynadığı rol ne kadar fazladır, onu hiç tartışmadım. Ama vurgulamak istediğim açık sanırım: Tüketim yapısındaki bu değişiklik, para politikasına etkinliğini artırma şansı (potansiyeli) veriyor.

Aslında çok yuvarlak cümleler. Ama en azından para politikasının etkinliğinin artacağını düşündüğünü anlayabiliyoruz. Belki de Ercan Kumcu'nun dün yazdığı şu satırlara "ümitli olalım" şeklinde cevap vermek istemiştir:
Merkez Bankası'nın elindeki para politikası araçlarının (özellikle kısa vadeli faiz) toplam iç talep üzerindeki etkilerinin "makul" ölçülerde, kabul edilebilir güven aralığında olduğunu savunmak çok zordur. Dolayısıyla, enflasyon hedeflemesi uygulamasında, Merkez Bankası bulanık suda balık avlamaya çalışmaktadır denebilir.
Tüketim kompozisyonunun değişmesi neden para politikasının tüketim üzerindeki etkinliğini artırsın? Fatih Özatay'ın bu yazıda bunu açıklayabildiğini sanmıyorum.

Vergi ve kayıtdışı üzerine ilginç bir ayrıntı

Mahfi Eğilmez bugünkü yazısını vergi ve kayıtdışı konusuna ayırmış. Şu cümleler dikkatimi çekti:

Raporun ayrıntılarını incelediğimizde görüyoruz ki en büyük kayıp ve kaçak banka ve sigorta muameleleri vergisinde ortaya çıkmış. Yani ekonominin en kurumsallaşmış görünen kesiminde en büyük vergi kayıp ve kaçağı görülüyor.
Maliyecilerimiz, kayıtdışıyla mücadele konusunda, ödeme işlemlerinin banka aracılığıyla yapılmasının denetimi kolaylaştıracağını ve soruna çözüm olabileceğini ifade ediyorlardı. Bu durumda bir terslik var gibi.
Mahfi Eğilmez'in sunduğu çözüm önerisi ise vergi denetiminin bağımsız hale getirilmesi.

Wednesday, May 9, 2007

Erkan Mumcu ve Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci

Tamer Korkmaz bugün 'Olay Yeri İnceleme' Raporu ya da 'CSI-Ankara' başlıklı yazısında çok şey anlatmış. Erkan Mumcu'nun cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde nasıl davrandığını bu ülkede siyasete ilgi duyan herkesin tam olarak bilmesi gerektiğini düşünüyorum. O bakımdan tavsiye ederim. Bu yazı nurtopu gibi doğan Demokrat Partimizin kuruluşu hakkında da ipucu veriyor.

Demokrasi üzerine eleştirel bir yaklaşım

Aşağıdaki yazımdan sonra şöyle birşey gözüme çarptı: The Myth of the Rational Voter: Why Democracies Choose Bad Policies (Bryan Caplan) adlı kitabın girişi. Vaktiniz varsa okuyun.

Bir de şunu okuyun. Bu yaklaşımın önerdiği çözümün batıda nasıl pratiğe döküldüğünü özetler mahiyette. Fikre tümüyle destek verme konumunda değilim, sadece okuduklarımı paylaşıyorum.

Partiler ekonomi politikalarını açıklasın (mı?)

Bugünlerde partiler ekonomik programını açıklasın türünden çok şey duyuyoruz. (Mesela Uğur Gürses'in bugünkü yazısı) Bence açıklamasınlar, gerek yok. Çünkü mantıklı olan politikaların oy toplama ihtimali olacağını sanmıyorum.

Görebildiğim kadarıyla piyasada popülist olmayan tek politika IMF'ninki. (Ben onu da beğenmiyorum ya, neyse...) Hangi parti açık açık "Ben IMF programına aynen devam edeceğim" demeye cesaret edebilir?

Halkın %90'ının açıklanacak politikayı analiz edebileceğini düşünmüyorum. Bu ezici çoğunluk kendi cebine girecek olanın kısa vadede artıp artmayacağına bakarak oyunu kullanacaktır. O zaman popülist politikalar daha çok oy toplayacaktır. "Politikalarınızı açıklayın" türküsünü çığıran insanlar da, "Keşke açıklamasaydınız" deme durumuna düşeceklerdir.

Sonuç olarak partilerin ekonomi politikalarını açıklamamaları taraftarıyım. Herkes ekonomiden çok iyi anlasaydı ve kısa vadedeki küçük hesaplar kimsenin umrunda olmasaydı, ben de açıklasınlar derdim.

Edit: Yazı biraz "halk kendisi için iyi olanı bilmez" havasında oldu maalesef. Ne yapalım, ekonomi açısından düşüncem bu yönde.

Edit2: A supporter once called out, “Governor Stevenson, all thinking people are for you!” And Adlai Stevenson answered, “That’s not enough. I need a majority.” —Scott Simon, “Music Cues: Adlai Stevenson”1

Fehmi Koru'dan iki yazı

İlki parti birleşmelerinin perde arkası, ANAP ve DSP'nin yüklü çeyizi ve Doğan Grubu'nun silinmek üzere olan vergi borcuyla ilgili.

İkincisi Nicolas Sarkozy üzerine güzel bir değerlendirme.

Tuesday, May 8, 2007

AKP'ye kapatma davası üzerine

Önceki bir yazımda AKP'ye kapatma davası açılacağından bahsetmiştim. Bu konuda birkaç not düşüyorum...

Akşam'dan Güler Kömürcü'nün bugünkü yazısı bu konuyu içeriyor.

Ali Bulaç da geçenlerde bir röportajda bundan bahsetmiş.

Fehmi Koru şöyle yazmıştı bu konuda:

Dün bir sütunda, AB uyum paketleriyle parti kapatmanın neredeyse imkânsız hale getirildiği unutularak, Ak Parti'yi kapatma amaçlı bir dâvâ açılması hazırlığından söz ediliyordu.
Fehmi Koru'ya katılmıyorum.

Merkez Bankası Araştırması

Önceki yazımı yazdıktan sonra bir vesileyle Merkez Bankası yayınlarını karıştırmam gerekti. Konuyla hayli ilgili bir çalışmaya rastladım. Genelde bu çalışmaların sonuç bölümüne odaklanırım. Oradan bazı yerleri copy paste yapıyorum.
Yayınlar - Araştırmalar Bölümünde:
Does the Exchange Rate Regime Matter for Inflation? Evidence from Transition Economies
Ilker Domaç, Kyle Peters and Yevgeny Yuzefovich March - 2003

22. sayfadan:
The exchange rate regime does make a difference for inflation performance. The findings imply that countries with intermediate arrangements may achieve lower inflation if they were to adopt a fixed regime. The results also suggest that switching from a floating regime to an intermediate arrangement may not deliver lower inflation since their fundamentals may be inappropriate for an intermediate regime. However, when a country with an intermediate regime switches to a floating regime, it experiences higher inflation.


23. sayfadan:

Nonetheless, our findings suggest that fixed regimes, after controlling for other relevant factors affecting inflation, do deliver lower inflation. This finding, in turn, lends support to the argument that the credibility associated with fixed regimes helps policy makers achieve lower inflation outcomes.


Monday, May 7, 2007

Enflasyondan daha önemli olan...

Ercan Kumcu bugün enflasyon hedeflemesi üzerine bir yazı yazmış ve Merkez Bankası'nın itibarının zedelendiğini söylemiş.

Bence bir yangında acele kurtarılması gereken birşey varsa Merkez Bankası'nın itibarıdır. Şu anda yangın falan yok takdir edersiniz ki. Ama enflasyon istenilen düzeyde değil. Politik istikrarsızlıktan kısa vadede kurtulamama ihtimali de mevcut görünüyor.

Merkez Bankası neden kesin bir taahhüt altına girip kendisini zora sokuyor? Zaten 2006'daki %5'lik hedef ve %10 gerçekleşme ile itibar erozyonu yaşadı bir miktar maalesef. Bir de şimdi %4 hedefin manası nedir? Bir de daha geçenlerde artırılan tahmin var tabii. Tahmin belirsizlik aralığının sınırına revize edildi neredeyse. (%5,8)

Döviz kuru kanalı enflasyonu belirlemede daha etkiliyse (ki bu kounda bazı kanıtlar mevcut görünüyor), neden kur hedeflemesi gibi bir yöntem tercih edilmiyor? Kur hedeflemesi sisteminde, kredileri kısmak için de faiz harici alternatif çözümler üretilemez mi? Bankaların bazı zorunlu kredi karşılık oranlarının artırılması gibi. Bu BDDK'nın görevidir gerçi ama koordineli bir çalışmayla para politikası yürütülebilir diye düşünüyorum.

Enflasyonla mücadelede sadece kısa vadeli faiz oranlarını kullanmak; benim amatör iktisadımın aydınlığında, çetrefilli bir sorunu tek ve basit bir aletle halletmeye çalışmak gibi görünüyor. Bu da şu anda enflasyondan daha önemli olan Merkez Bankası itibarı açısından sıkıntılı bir durum.

Kötü niyetli iktisatçılar üzerine bir teşbih

Yaman Törüner bir yazısında istatistikleri kötü emellerine alet etmiş. Ekonomiturk yazarlarından Ekodok da bunu tespit edip yazmış. Deniz Gökçe'nin bugünkü yazısında da bu vahim duruma değinilmiş.

Bu bana geçenlerde okuduğum bir benzetmeyi hatırlattı: Kötü niyetli bir iktisatçı istatistiği, bir sarhoşun elektrik direğini kullandığı gibi kullanır. Aydınlanmak için değil, destek almak için.

Bu blogun sol üst köşesindeki söz de bu duruma uygun.

Hasan Ünal: Tamamen İftira

Hasan Ünal hakkında çıkan muhtırayı yazan adam olduğu iddialarına Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi'ndeki 3 Mayıs 2007 tarihli yazısında cevap vermiş. "Bunlar bütünüyle yalan ve iftiradır. Hiç bir bölümü doğru değildir." demiş.
Hakkındaki iddiaları bloga taşıdığımdan, onun bu iddialara cevabını da buraya yazmak istedim.

Sunday, May 6, 2007

Necip Fazıl Kısakürek'ten şiir

Mahmut Nedim Hazar'ın dünkü yazısında genişçe ele alınmış bir şiir.

AZGIN DENİZ

Hangi hissin parmağı dokundu ki, derine,
Düştü bir gizli alev salkımı içerine?
Hangi kâbus bastı ki, seni uykularında,
Birdenbire cehennem kaynadı sularında?
Örtüldü baştan başa tenin beyaz bir terle,
Duman duman yayılan incecik köpüklerle.
Hangi dert kaldı, söyle, bağrına üşüşmeyen,
Hangi ölüm şarkısı, bu dilinden düşmeyen?
Hangi öfkeyle yüzün, böyle karıştı yer yer,
Sana yan mı baktılar, bir şey mi söylediler?
Bir şey dinleme artık, artık bir şey dinleme!
Çağır, bütün günahkâr ruhları cehenneme!
Karşına, sahil, kaya, insan kim çıkarsa vur!
Vur başına, âlemde, kör, sağır, ne varsa vur!
Sal her taraftan, dağdan, gökten, pencereden sal!
Nihayet kala kala dünyada tek kişi kal!

Saturday, May 5, 2007

Muhafazakarlar mahallesinde olanlar

Bugün bir hikaye anlatacağım. Bu hikaye yaşanmamıştır. Ama belki de farklı bir şekilde yaşanmıştır. Bilmiyorum, kafadan uyduruyorum...

Bir vakit, bir yerde bir mahalle varmış. Mahalledeki insanlar genel olarak açık görüşlü, kendi halinde yaşayıp giden insanlarmış. Kimsenin kimsenin hayatına karıştığı falan yokmuş.
Bu mahallede bir çete türemiş. Bu çete kendilerini muhafazakar insanlar olarak tanıtıyormuş. Öyle de görünüyorlarmış ama neden muhafazakar oldukları belli değilmiş. Muhafazakar olmanın ötesinde biraz da mutaassıplarmış. Zamanla mahallede kendi kurallarını yerleştirmiş, kurdukları tekkelerden milleti mahallenin gidişatını takip etmeye başlamışlar.
Bu mahallede bir de güzel kızımız varmış. Bu kızımız mini etekle falan dolaşırmış. (aboovv) Mahallenin muhtarları (muhtar; ihtar eden anlamına gelir, konuyla alakası yok ama muhtıra da aynı kökten gelir) kızımıza böyle abes kıyafetler giymemesi gerektiğini usulünce söylemişler ama ne fayda. Kız zilli; dinlememiş, devam etmiş. Sonunda bizim mutaassıp kitle kıza haddini bildirmek için tecavüz etmişler buna. Irzına geçmişler yani.
Sonra da içlerinden insaflı olanları "Ya iyi etmedik ama o da mini etekle dolaşmasaydı" demişler. İnsafsız olanları "İyi oldu, keşke bir daha geçse de önümüzden yine geçsek ırzına" havalarındaymış...
Devamı da var bu hikayenin ama şimdilik bu kadar yeter. Belki ileride devamını da yazarım.

Thursday, May 3, 2007

Şefik hayatından memnun

Bazı insanları görünce "Neyim varsa, neyim yoksa gitsin de; şöyle bir tevekkülüm, hayata bakışım olsun" diyor insan.
İşte o insanlardan biri: Şefik Baydar. Bilgisayarınızın sesini açıp dinleyebilirsiniz.

Hurşit Güneş iki satır önce ne yazdığını unutuyor mu?

Aşağıdaki satırları yazan tosunun adı Hurşit. Soyadı da Güneş. Milliyet'te bir köşeyi işgal ediyor. Bildiğiniz işgal. Yoksa kimsenin buna kendi rızasıyla köşe bağlayacağını sanmıyorum.

Liberallerin müthiş patırtısı
Anayasa Mahkemesi kararını önceki gece açıkladı: "Cumhurbaşkanı seçmek için toplantı yeter sayısı 367dir". Şimdi tutucu-liberal kesim müthiş bir patırtı içinde: Bu karar hukuka aykırıdır! Neden? Çünkü bu karar kendi istediklerinden farklı. Anayasa Mahkemesi'nin kararı siyasidir, kendilerininki hukuki. Bravo!
Böyle dalga geçtikten sonra, üç beş satır altında da şöyle yazmış:
"Öte yandan, anayasa mahkemelerinin kararlarının siyasal nitelik taşıdığına da kuşku yoktur. Aksi de savunulamaz!"
Ne diyeyim sana Hurşit? Shit mi diyeyim, yoksa senin gibi bravo mu diyeyim?

Birkaç öngörü ve tespit

Can Dündar bugün çok mantıklı şeyler yazmış. Tamamını okumanızı tavsiye ederim.

Geride bıraktığımız krizle ileride tekrar karşılaşacağımızı düşünüyorum. Daha önce bir yazımın sonunda yazmıştım, tekrar edeyim. Önümüzdeki bir birbuçuk yıl içinde gerilimin daha üst noktalara taşınacağı durumlar olabilir. Bu süreci Türkiye kazasız belasız atlatacaktır ve kazanan demokrasi olacaktır. Yani eski hal muhaldir.

Cumhurbaşkanlığı konusunda neden bu kadar yaygara koparıldığı Anayasa Mahkemesinin kararıyla daha iyi anlaşılmakta. Bu üyeleri seçmek cumhurbaşkanının görevidir. Bürokraside birilerinin saltanatı cumhurbaşkanına bağlıdır. Görüyoruz ki cumhurbaşkanının kim olacağı da bu bürokratlara bağlı. Sistem sağlam yani.

Wednesday, May 2, 2007

Muhtırayı yazdığı iddia edilen adam daha önce de canımı sıkmıştı

Ahmet Hakan'ın bugünkü yazısını okuduğumda, Hasan Ünal'ı, yapılan tariflerden tanıdım. Sonra Ahmet Hakan'ın da tanımış olduğunu gördüm.

Kendisinden ders almışlığım vardır. Hem de 3 kez. Okulu yaz okulunda bitirmemin müsebbibi de bu zattır. Herneyse, zaten önceki senelerde sorduğu çoktan seçmeli sınav sorularını sorardı da neredeyse hiç derse gitmesek bile dersi geçerken sıkıntı yaşamazdık.

Okula askeri araçla bırakılırdı bazen. Askeriyenin dış politika danışmanı olduğunu bilirdik. Korumaları filan vardı. Eşi Rumdu, velakin katıldığı programlarda Rumlara demediğini bırakmazdı. Politik ihtirasları olduğunu bilirdik ama bu kadar olduğunu bilmezdik. Hatta bir efsane vardı; AKP'nin kuruluşunda kuruculardan olması için kendisine teklif götürülmüş, bu hocamız da "Lider ben olursam kabul" demiş. Doğru ya da yanlış; bu konu öğrenciler arasında muhabbet mezesiydi işte.

Ben bu adamın bir dersinden D- ile geçmiştim. Sınırdan yani. Sınav notumu öğrenmek için odasına girdiğimde üzerinde 50 yazan kağıdım için tekrardan bir hesaplama yapmış, sonucu 45 çıkarmış ve bana "45; yani F. Senin F almaya özel bir merakın mı var Yasin" demişti, hiç unutmam. Sanırım yalvaracağımı düşünmüştü. Bunu yapan öğrenci çoktu. Biz okula para vermediğimizden sallamazdık böyle şeyleri. Hayır deyip çıkmıştım odasından "risk budur" hesabı. Bilgisayarda D-'yi gördüğümde suratımda hafif alaycı bir gülümseme olmuş olsa gerek.

Az buçuk heyecanlı ve hırslı olsa da; kendi halinde efendi bir insan olarak bilirdik. Arasıra eşiyle mutlu aile babası hallerini görürdük. Nasıl böyle birşey yaptı hala aklım almıyor!

Edit: Henüz sadece iddia olduğundan başlığı değiştirdim.
Edit2: Bilkent'te okuyup hocasını google'layan öğrenci; şu yazıyı da oku, hocanın günahını alma.

Tuesday, May 1, 2007

AKP'ye kapatma davası açılıyor

Egeli birkaç baro mensubu kıytırık bir sebepten dolayı AKP'ye kapatma davası için harekete geçtiler. Dün çok önemli biri tarafından kabul edildiler ayrıca. Bu kişinin kim olduğunu vakti gelince açıklarım.
AKP'nin seçim kararını alma sebeplerinden biri de budur. Olaydan haberdarlar. Ayrıca ne olur ne olmaz hesabı yedek parti kurma durumu da var diye duydum.
İstihbaratımız da sağlamdır yani.

Kim cumhurbaşkanı olacak

Ekonomiturk'te bir yorum okudum, kısa ve net olması çok hoşuma gitti.

Ekonomistlere "dismal scientist" demelerinin sebebi buymus demek ki.. Koca bir ABD baskani demistir "Nevada'da bir astrolog biliyorum, bu ekonomist'lerden daha iyi tahmin yapabilir". Abdullah Gul c.baskani olacaktir.
Son cümlesine aynen katılıyorum.

Metin Heper söyleşisi

Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi hukukçu ve siyaset bilimci Prof. Metin Heper Radikal’den Neşe Düzel’in kendisiyle yaptığı söyleşide çok önemli şeyler söylemiş. Tümü mutlaka okunmalı.

Çin'den haberler

Çin ekonomisiyle ilgili yeni haberler için Referans Gazetesinin 1 Mayıs 2007 nüshasındaki "Çin aşırı ısınma yüzünden bankaların zorunlu mevduat karşılık oranını artırdı" başlıklı haberi okunabilir.
Çin'in enflasyonu, ticaret fazlası, faiz ve M2 artışı ile ilgili rakamlar var.

Sunday, April 29, 2007

Muhtıra kötüdür ama...

Bir zamanlar buna benzer bir moda vardı. "Terör kötüdür ama..." diye başlayıp, lafı "Amerika da hakediyor canım"a getiren cümleler duyardık.

Ertuğrul Özkök de bunu eleştiren, lanetleyen yazılar yazmıştı. Bunu lanetlemek insan olmanın gereğidir gibisinden şeyler söylemişti.

Şimdi de "Muhtıra kötü ama..." diye başlayıp, lafı "AKP de bunu hakedecek şeyler yaptı"ya getiren tipler var. Kim mi? Hangi birisini sayayım, ama birisi Ertuğrul Özkök'ün bizzat kendisi.

Muhtırayı "ama" ile devam etmeyen cümlelerle reddetmek demokrat olmanın birinci gereğidir.

Serdar Turgut, Ahmet Selim ve çok yakın geleceğe dair

Medyada son birkaç günde o kadar ikiyüzlüce açıklamalar okudum ki hepsine tek tek değinmek neredeyse imkansız hale geldi. Bunların en önemlilerinden birisi Akşam Gazetesi genel yayın yönetmeni Serdar Turgut'a aittir. Bu adamın son günlerdeki yazılarını biraz düşünerek okuyan herkes çelişkilerini ve ilkeli görüntüsü içinde aslında ne kadar yanardöner olduğunu fark edecektir.
***
Ahmet Selim'in bugünkü yazısı ayrıca çok iyiydi. Gündeme ilişkin bölümünü aktarıyorum:

Çünkü insanlar, nefslerine hoş gelmeyenleri almak istemiyor, almak istemediklerine karşı da kapanıyor. İnsanların sözlerini ve hallerini anlayabilme eksikliğinin kaynağı da işte bu zaaftır. Ben bu zaafı taşıyanın zekâsında hiç umulmadık sislenmeler olabileceği ihtimaline çok önem veririm. Akıl, zekâ halinde parıldar; kurnazlığa dönüşerek de sislenir. Kurnazlık makul sınırları aşınca, şaşırtıcı düşünce ve değerlendirme hataları "kuvvetle muhtemel" hale gelir. Ters orantı gibi görünür, ama bir doğru orantıdır; kurnazlık hareketlenmeleri çarpıcı hal alınca, en acemi düşünce hatalarını beklemek gerekir.
Evet, siyasette çok fazla kurnazlık var. Üstelik de "bu iş böyle olur" türünden bir tasvipkâr benimseyiş de var. O kadar yanlış ki, düzeltilebilecek gibi değil... Kavramlar yanlış, bağlantıları yanlış, çıkış noktası yanlış, amacı yanlış... Alain'in, "Çok hareketli olanlardan çekinirim, siyasette heykel gibi insanların olmasını isterdim." demesi, bu yanlışlar yumağına verilmiş mizahi bir cevap gibidir.

Bu yazıyı yazarklen fonda Zeynep Casalini "Artık ben vazgeçtim / Yalnızlığı seçtim / Herşey bitti / Anlasana / Dokunma bana / Dokunma bana" diyor. Türkiye dünyaya bunu demek üzere gibi adeta. Demokrasiden, dışa açıklıktan herşeyden vazgeçip kendi kabuğumuza çekilebilir miyiz?

Hayır, bütün bunlar bir yanılsamadır. Haritada bulunduğumuz noktayı işaretliyorum:
Şu ana kadar Türkiye'de ara rejim, zannedildiği gibi askeri müdahaleler değil, demokrasinin işlediği zamanlardı. (Bu Fehmi Koru'nun tespitidir) Demokrasinin ana rejim olduğu yola doğru bir U dönüşünün son dönemecindeyiz. Bu kriz belki bir yıl bile sürer, anayasa mahkemesi muhtemelen CHP'nin arzusuna uygun bir karar verir ama sonunda ölmeyeceğimiz kadar kısa bir vadede kazançlı çıkan tarafın "dönüşü olmayan demokrasi" olacağından eminim. Adım gibi.

Deniz Gökçe'den cevap

Blogda daha önce Deniz Gökçe'ye sorduğum bir iki soruyu maille de kendisine yöneltmiştim. Kısa bir cevap atmış, yorum yapmadan ve noktasına virgülüne dokunmadan copy paste yapıyorum:

Çünkü Türkiyeyi oıtuz yıl yöneten ahmaklar bütçe açığını yüzde yirmiye çıkartıp sürekli para basıp hiç bir şey yapmadı da ondan,

Saturday, April 28, 2007

Esat Canan'ın kuzeni otel odasında ölü bulundu

Haberin linki budur. Esat Canan CHP'den cumhurbaşkanlığı seçimi oylamasına katılan tek milletvekiliydi.

Ekonomi Forumu

Blogumuza bırakılan bir mesajı aktarıyorum:

merhabalar,blog yorummcuların belli bir konuya yorum yapmak yerine kendi yazılarını da yazabileceği, siz blog yazarlarının yazılarına yer verileceği, soru cevaplarla fikir alışverişinde bulunulabilecek ve dahi ekonomi alanında deneyim ve / veya eğitim sahibi bu insanların tanışıp birbirine başka alanlarda da yardımcı olabileceği bir forum oluşturmak istedim..adresi; http://ekogundem.forumup.com Bunun dışında herhangi bir amacı olmayan ve henüz üyesi bulunmayan forumumuzu katılımlarınızla güçlendirmenizi ve sitenizde duyurarak okurlarınızı da haberdar etmenizi rica ediyorum.. şimdiden teşekkürler, umarım hepimiz için faydalı olur...ozkanD

Ahmet Selim'den 23.04.2007

Ahmet Selim Aksiyon'da (646. sayı) güzel bir yazı yazmış. Yazı biraz uzun. Bazı bölümlerini aşağıya aktarıyorum. Güncel olaylara daha geniş perspektiften bakmamızı sağlayabilecek genel kaideler vaz' edilmiş.

Düşüncenin en fakir olduğu yerde, kurnazlık alabildiğine yaygındır. Kurnaz’lardan geçilmez! Kendi kendine çalım atmak gibi bir şeydir bu kurnazlık.

(...) Aydınlar halka bir şey vermiyor. Veremez elbette. Almadı ki versin! Önce alacak, içine alacak, sonra işleyecek geliştirecek sunacak. Aydın vermiyor, veremiyor ise; hasisliğinden değil, fukaralığından. Yani, kendini kısırlaştırma kolaycılığının akılsız kurnazlığından!

Medya da öyle. Bir şey veremiyor, sadece istismar ediyor. Bir şey olmadı ki, istismar kurnazlığından başka sermayesi yok ki! Okuyucu artmamış. Nasıl artacaktı? Okuyucu, gerçek izleyici; bir süreç içinde medya üretir. Milleti millet, insanı insan yapan değerlerden alır; onunla okuyucu da üretir, okunacak şeyi de. Zaafları istismar etme kolaycılığı, o zaafların okumayı unutturmasına kadar devam eder. Şimdi okuyucu gibi görünenlerin büyük çoğunluğu bakıcıdır. Edilgen bir rehavet içinde sayfalara bakar, ekrana bakar…
***
Bizde demokrasi niçin gelişmiyor? Aydınlar gelişiyor mu? Bireyler gelişiyor mu? Rakamların büyümesi kendi başına hiçbir şey ifade etmez ki.

(...) Bu nasıl demokrasiymiş! Sen nasıl aydınsan, nasıl medyaysan, nasıl öğretici isen; bu da öyle demokrasi işte. Perdenin arkasına bakmaya lüzum yok ki. Perdeye yansıyanlarda her şeyin izahı var.

(…) Yine o beğenmedikleri çoğunluk, o çoğunluğun barındırdığı ifadelenememiş hayatiyet değerleridir umudumuz. “Diyalog” deyince kızıyorlar. Bu umudu diyalogdan başka ne canlandırabilir? Derinlikleriyle genişlikleriyle birbirini tamamlayan tamamlama yolunda yazıyla sözle içini dile getirmeye çalışan diyalog ve düşünce çırpınışlarından başka bir çıkış yolu var mı? Ne derece etkili olunabileceğinin dışında, bunun bir “dua etmeye liyakat” kazanabilme anlamı da var.

Friday, April 27, 2007

Cumhurbaşkanlığı 1. tur oylaması üzerine...

Anayasa mahkemesi bu oylamayı iptal ederse bence AKP'nin yapması gereken (276 ile oluyorsa) seçim sistemini değiştirip, barajı %25'e çekip, 550 milletvekiliyle meclise girmektir. Bu da adil olmaz ama hiç değilse kitabına uygun olur.
Güçse al sana güç. Ne iğrenç bir ülke olduk çıktık.

Edit: 367 gerekiyormuş seçim kanunu için de. Bu mesajı yine de silmeyeceğim. Sözümün özü; bu mücadele şeklini benimseyenlerle ancak onların yöntemleriyle mücadele edilebilir. Bunun da memleketi batırmaktan başka bir faydası olmaz. Dünkü muhtırayla 5 yıl daha geriye gittik zaten.

Thursday, April 26, 2007

Ercan Kumcu'dan görgüsüzlük tanımı ve enflasyon üzerine bir yazı

Ercan Kumcu bugün güzel bir yazı yazmış. Bakalım ne demiş:

Hesabın ayrıntılarına dikkatle bakmak neredeyse ayıp sayılır. Hesap pusulası ikiye katlanıp arkasına toplam meblağ yazılır. Müşteri de ikiye katlanmış hesap pusulasına bakmadan hesabı öder. Aksi takdirde, görgüsüz damgası yiyecektir.Ekonomik ilişkilerde görgüsüzlük diye bir kavram yoktur. Alıcı, alacağı mal hakkında tüm ayrıntıları öğrenmek hakkına sahiptir. Satıcı da, sattığı mal hakkında tüm ayrıntıları müşterileriyle paylaşmak zorundadır. Beğenmediğiniz malı almazsınız. Pahalı bulduğunuz yemeği ısmarlamazsınız. Bunun görgüsüzlükle hiçbir alakası yoktur.

(...)
Satıcıları ancak tüketiciler terbiye edebilir. Yüksek enflasyondan düşük enflasyona geçişte tüketici davranışları önemli bir rol oynamaktadır. Bu rol iyi oynanmadığında, belli sektörlerde fiyat katılıkları da çok olağan hale gelmektedir. Düşük enflasyona geçiş daha uzun sürmektedir.


Doğru söze ne denir? Yalnız ben birşey eklemek istiyorum. Ercan Kumcu'nun önerdiği şey görgüsüzlük olarak nitelendirilemez ve fakat mesele kolay hallolacak birşey değil. İnsanlarda bir hava atma isteği var. Bu hatta mikro iktisat kitaplarında kategorize edilip veblen etkisi, bandwagon etkisi şeklinde de anlatılır. O derece yani...

Görgüsüzlüğün toplumda bu şekilde tanımlanmış olmasının sebebini şöyle açıklıyorum:
Faturayla tahmin edilen fiyat arasındaki fark, insanların faturaya bakmayarak elde edecekleri prestijin (kendi dünyalarında kendi kendilerine kurdukları prestij) bedelidir. Bu bedeli rasyonalize etmek de ancak bu kurmaca dünyayı ve bu kompleksleri normal hale getirmekle etmekle olur. Onun için de fiyata bakanlara "ıyyk, ne kadar görgüsüzsüüuuaaannn" muamelesi yapılır ve bu durum toplum geneline yaygınlaştırılır. Ayrıca bu komplekslerin topluma yerleşmesi bu tür insanların toplumda çoğalmasıyla olur. Hayatta yeterli tatmin elde edemediğinden kendilerini böyle saçma nedenlerle başkalarını aşağılayıp tatmin edenlerin çok olduğu bir toplumda bu tür yargılar yerleşir. Konuyu "Allah hepimizin belasını versin" şeklinde noktalamayacağım elbette. Nitekim ben de zamanında bu tongaya düşmüş ve gereksiz pahalı bir yere girip durumu farkettikten sonra geri çıkmamışımdır.
Mevzu derindir, böyle meseleler boşboğazlığa müsait olduğundan bir oturdun mu yarım saat yazabilirsin. On'çün burada kesiyorum.

Wednesday, April 25, 2007

Abdullah Gül üzerine yazılan birkaç yazı

Ekşi Sözlük'te Abdullah Gül başlığının 199. maddesi:

atatürk'le ortak noktaları olması sebebiyle daha da sempatimizi kazanmıştır. atatürk'den sonra ilk kez birisinin eşi çankaya'ya örtülü çıkacak. gerçi atatürk kadar dindar değil, olsaydı eşini çankaya'ya çarşaflı çıkarırdı.
(
papa, 25.04.2007 09:42)
Bir de Melih Aşık link vermeye utandığım bugünkü köşesinde "Dokunulmazlık nedeniyle 10 yıldır yargılanamayan Gül" ifadesini kullanmış. Be adam hadi mahkeme sonuçlarını takip etmiyorsun, bir gazeteci olarak Hürriyet'in genel yayın yönetmeninin dünkü yazısını da mı okumadın? Ne demiş Ertuğrul Özkök:
Bu davada, Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül de yargılanıyordu. Mahkeme sonunda, Gül'ün bu kayıp parayla hiçbir ilişkisinin bulunmadığına karar verdi. Türk basınının kötü bir alışkanlığı vardır. Genellikle bir kişi hakkındaki iddialar, yargılamalar verilir. Beraat ettiği zaman ise pek değinen olmaz.
Belki okumuştur da Abdullah Gül'e suçlamalar yönelten, geçerliliğini yitirmiş bir fezlekeyi ısıtıp piyasaya sürmek kendisine daha cazip gelmiştir.

Son olarak Taha Akyol "Çankaya'da Yeni Dönem" başlıklı güzel bir yazı yazmış.

Monday, April 23, 2007

Virginia Tech Katliamı üzerine

Az önce ekşisözlük'te gördüğüm bir entry'yi copy paste yapıyorum. Çok terbiyeli bir blogcu olduğumdan bir iki kelimesi sansüre maruz kaldı azıcık.

16 nisan 2007 virginia tech katliami

demin cnn de, larry kingin okulda öğrenci olan bir çocukla olayı anlatması için yaptığı görüşme yayımlandı.. çocuğun aksanından arap olduğu bariz olarak anlaşılıyordu. uzun uzun olayı anlattı. sonra larry ne hissettin o anda dedi. bize anlatırmısın?? çocuk dediki ben orta doğudan geliyorum bu anları biz her gün yaşıyoruz... ben silah seslerine, silahlardan kaçmaya ve her gün yanımda ölen insanları görmeye alışkınım... bunu burada yaşarken de aynı şeyi hissettim.. dedi..çocuk cnn aracılığıyla bütün dünyada soykırım yapmakla meşgul abdye ve abdlilere lafını soktu... tüm ailecek helal olsun dedik... o sırada larry ne b.k diyeceğini şaşırarak "what an ironic" demekle yetindi... biz de ailecek bi s... git larry dedik...
(gardenia, 17.04.2007 12:31)

Thursday, April 19, 2007

Hurşit Güneş gözümüzü açıyor

Hurşit Güneş ikidir "Sakın ha inanmayın" diye başlayan yazılar yazıyor. Bugün buyurduğuna göre "İhracat artışı büyük ölçüde dışarıdan"mış. Ne demekse...

Şöyle cümleler de var:

"Hükümetin iki tezi var: Cari işlemler açığı yabancı sermayeyle finanse ediliyor."
Burada "doğrudan" kelimesi eksik; bu eksik bilerek yapılıyor bence.

Ayrıca yazı boyunca verimliliğin arttığından bahsetmiş sonra da şunu demiş:
"Özetlersek, ihracat artıyor. Ama çoğunlukla dışsal nedenlerden."
Bazı akademisyenler hükümetin itibarını düşüreceğim diye kendi itibarlarıyla oynadıklarının farkında değiller.

Tuesday, April 17, 2007

Ekrem Dumanlı'dan...

Cumhurbaşkanlığı seçimleri hakkında Tempo Dergisi'nin "Keşke dedirten 20 Cumhurbaşkanı Adayı" kapak konusu eleştirilmiş.

EKREM DUMANLI
Gönüllerdeki cumhurbaşkanı
Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili çok şey söylendi, çok şey yazıldı; ama hiçbiri Tempo Dergisi'nin kapağı kadar gerçeği ironik bir şekilde gözler önüne sermedi.

Bosuna germemis...

Cin'in rezervleriyle alakali ilk yazimin basligi "Cin'in rezervi beni gerdi" seklindeydi. Su ana kadarki yorumlardan ve Fikret Ertan'in bugunku yazisindan anliyorum ki bosuna germemis. Yazinin son kismini aktariyorum:

Bu modeller ve muhtemelen başkaları da bugün Çinli yetkililer tarafından inceleniyor, değerlendiriliyor. Bunların sonuçları ne zaman alınacak ve yeni birim ne zaman devreye girecek henüz bilmiyoruz; ama bildiğimiz bir şey var: Devreye girdiğinde bu yeni birim dünya ekonomisi, maliyesi ve hatta siyasetini sarsacak. Bir benzetme yaparsak bu birim havuza atılan büyük bir taş gibi etki yaratacak. Taş havuzdaki suyu nerelere, ne kadar sıçratacak belli değil.
Çin'in rezervleri dünya ekonomi, maliyesi ve siyaseti bakımından yeni ve önemli bir gerçek ve değişken olarak ortaya çıkmak üzere velhasıl...

Sunday, April 15, 2007

Cehalet, memleket meseleleri, falan...

Halkımıza cahil diyenler var, katılıyorum maalesef. Hatta cehalet diploma almakla bitmediğinden, öyle cahiller var ki, insana "bu kadar cehalet ancak ilim tahsiliyle mümkün olur" dedirtiyor. Öğrendiklerini takıntılarına alet eden insanlarla dolu etraf. Eğitim süreci, bilgi vermekten önce samimiyet ve muhakeme yeteneği kazandırma çabasıyla başlamalı.

Halkın cahil olduğunu kabul etmekle birlikte bunu bir aşağılama vasıtası olarak kullanmanın da ayrı bir cehalet olduğunu düşünmüşümdür. Ülkemizin cahil bırakılan halkı ("Urfa'da Oxford vardı da biz mi okumadık" diyen insanlar) oylarını üç beş kuruşluk menfaat karşılığında satagelmişlerse, bu daha çok rüşveti verenin suçudur. Herkesin oyunu (çok kutsal değerlere yönelik bir durum yoksa) satabileceği bir meblağ vardır. Zaten oy bir beklenti karşılığında verilir. Bu meblağın / beklentinin küçük ve kısa vadeli olması fakir ve cahil bırakılmış bir halk için normaldir. Yine de bizim halkımız cehaletinin üstesinden basiretiyle gelebilmekte ve birçok seçimde bence makul kararlar verebilmektedir. (Ahmet Selim işi daha ileri götürüp "Adeta seçimden önce hepsi istişare eder gibi oy kullanıyorlar" diyor, o ayrı)

Bizim halkımız cahildir de hangi halk çok bilinçlidir onu da ayrıca merak etmekteyim. Paul Krugman "Politikacılar zenginlerin menfaatlerini halktan oy almaya yarayacak vizyonlara dönüştüren insanlardır" diyor. Halk çaresini bilseydi dünyanın birçok yerinde gelir dağılımı adaletsizliğini (asimetrinin ötesinde adaletsizlik de olduğunu düşünenlerdenim) sağlayacak insanları bulur ve onlara oy verirdi. En demokratik ülke sayılan ABD gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkelerden birisi. Kandırılana cahil demek kolaydır ama insanlar hemen heryerde çoğunlukla cahildir. Cehalet diplomayla üstesinden gelinebilen birşey de değildir. Neyin eğitiminin verildiği çok önemlidir. Bilgisayar kullanabilen maymun bile varmış.

Korkum odur ki, bu cahil insanlar siyasetçilerden bıkacak ve bir sabah kalktığımızda Yiğit Özgür karikatüründe olduğu gibi televizyonda şunu izleyeceğiz:
"Sayın halkımız, memleket yönetimine cahiller olarak el koymuş bulunuyoruz. Beşinci bir emre kadar herkes sayı saymasını öğrenmiş olacak!"

Biraz dağınık ve bütünlükten uzak oldu. Okuyan beğendiğini alsın, kendine sonuç üretsin...

Wednesday, April 11, 2007

Politik cevap ve merkez bankalarının rolü

Ercan Kumcu'nun bugünkü yazısında şöyle bir alıntı var:

AVAM Kamarası’nda dönemin iktisadi politikalarına yönelik eleştirilerden sıkılan zamanın Başbakan’ı Winston Churchill eleştirilere cevap vermek için ayağa kalkar. "Para ve kur sorunlarını tartışmakta gösterdiği yapay zeka ve bilgiçliği, insanoğlu başka hiçbir alanda bu denli kolay sergileyemez" der ve oturur.
Çok zekice ve politik bir cevap. Politikacıların özelliği budur. Eleştirilere karşı doğruluğu pek su götürmeyen bir cevap verirler ama bu aslında eleştirilerin odağıyla alakalı değildir. Karşıdakini susturmaya ve zeytinyağı gibi üste çıkmaya yarar. Cevabın genel geçer bir doğru olması bunu sağlar. (Dün dündür, bugün bugündür - Yollar yürümekle aşınmaz, gibi)
Bu tip durumlarda yapılması gereken nedir tam olarak çözemedim çünkü bu gerçekten de profesyonelce yapıldığı ölçüde "avam"ı etkileyen birşeydir.

Bundan bağımsız olarak yazıda ayrıca hoşuma giden bir benzetme vardı, onu da aktarıyorum:
Fiyat istikrarını kendine tek hedef olarak almış merkez bankaları için içkili partinin en neşeli anında masadaki içki şişelerini kaldıran kuruluş tanımlaması yapılır. Farklı ülkelerdeki para politikaları tartışılırken hep aynı hata yapılıyor. Tüm kesimler partinin devam edip daha fazla sarhoş olmak istiyor. Birileri de ayık kalmalı ki, sarhoşların istenmeyen davranışlarını önleyebilsin. İlk önlem olarak da içki şişeleri masadan kaldırılıyor.

Tuesday, April 10, 2007

Faik Öztrak'dan makro politikalara eleştiri

Faik Öztrak'ın dünkü yazısından:

(...) İşgücünün toplam gelirden aldığı pay düşüyor. IMF'nin bunu çözmek için gelişmiş ekonomilere önerilerinin ilk ikisi bizim mikro reformcularla paralel. İşgücü piyasasını esnet. Yani işten çıkarma ve işe almayı kolaylaştır, ücretlerin düşmesine izin ver. Eğitim olanaklarını artır. Ancak üçüncü öneriyi nedense bizimkiler pek söylemiyor. Bu süreçte işsiz kalanlar için sosyal destek ağlarını geliştir deniyor.

(...) Diğer gelişmekte olan ülkeler küresel imkânları kullanarak işsizliği ve yoksulluğu azaltma becerisini gösteriyorlar. Biz ise son beş yıldır bol olan eğitimsiz işgücümüzü emek piyasasının dışına hızla itiyoruz. Üretim ve ihracatta emek yoğun yüksek katma değerli sektörleri terk edip sermaye yoğun düşük katma değerli sektörlere hızla geçiyoruz. Sermaye hareketlerini yönetmekteki beceriksizliğimizden kaynaklanan, mevcut kaynak yapımıza uymayan yanlış bir büyüme süreci sonunda, gelişmiş ekonomilerin yaşadığı sorunları yaşıyoruz. Yarım yamalak mikro reform veya sanayi politikası önerileriyle bunu aşmaya çalışıyoruz. Oysa ne mikro reformların sonuçlarını alıncaya kadar insanlara sağlanması gereken sosyal destekleri ne de sanayi politikasıyla kastedilen teşvikleri verecek paramız var.Artık bize lüks, yanlış makro dengeyi gözden geçirme vakti geldi, geçiyor. Mevcut işgücü yapısını dikkate alan, istihdama odaklı bir büyüme stratejisine ihtiyaç giderek artıyor.

Deniz Gökçe'ye sorulası birkaç soru

Deniz Gökçe şunları yazmış bugün:

Tersine, bugün daha da tuhaf bir durum var. Dünyada müthiş bir enflasyon baskısı var. Son bir yılda dünyada genel mal fiyatları endeksi yüzde 23 artmış durumda. Genel gıda fiyatları endeksi yüzde 18 artmış bulunuyor. Sanayi ürünlerinde genel endeks yüzde 27 artmış. Mısır gibi veya demir çelik, petrol gibi bazı seçilmiş ürünlerde ise son 2005-2006 dönemindeki artışlar yukarıdaki artış yüzde sayılarının kat kat üstünde, ama burada detaya girmiyoruz. Bu artışlara rağmen ve 2006 yılındaki dünya çapındaki dalgalanmanın ülkemizde hem kur hem de faizi oynatmış olmasına, bunun da ülkemizde enflasyonu yukarı ittiğinin açıkça görülebilir olmasına rağmen, Türk milleti enflasyonun yükselmesini Merkez Bankası’nın para politikası yönetim başarısızlığı olarak değerlendirmekte.


Tamam pek kıymetli Deniz Hocam, rakamları nereden aldığınızı bilmesek de doğru kabul ediyoruz. TÜFE oranı bu endekslere göre değerlendirilecekse, Merkez Bankamız enflasyonu %10'da tutabildiği için çok başarılı sayılmalı, öyle değil mi? Neden "Merkez Bankası çok başarılı oldu" diye yazmadınız? Millet güler diye mi? MB kendisini başarısız kabul ettikten sonra...

Bir de bu endekslerdeki artışa rağmen, artı bahsettiğiniz dalgaların sizin de dediğiniz gibi "dünya çapında" olmasına rağmen, neden ABD'nin, AB'nin ve daha birçok ülkenin enflasyonu %5'in altında? Yoksa dünya mal fiyatları endeksiyle ülke enflasyonu arasında bağ kurarak MB başarısını değerlendirmek biraz sakat bir durum mu?

Monday, April 9, 2007

Çin konusu ile ilgili linkler

Önceki mesajımda alıntı yaptığım makaleye Greg Mankiw'in blogundan ulaştım. Orada bu konuda farklı yorumlar da var.
Bir de Ekonomiturk sağolsun bize kulak verip aydınlatma faaliyetine girişmiş. Devam etmesini diliyorum.

Çin'in geleceğiyle alakalı

Çin ekonomisiyle alakalı birşeyler okumaya çalışıyorum. Son okuduğum yazıda L.A. Times'dan Lawrance H. Summers Çin'e artık döviz alıp gevşek para politikası uygulamamasını, bankacılık sistemine çeki düzen vermesinı önermiş ve iç tüketimi artırmaya yönelirken Japonya'nın 90'lar boyunca çektiği sıkıntılar örnek gösterilerek, varlık fiyatlarında balon oluşabilir uyarısı yapılmış.

This suggests that if China is to sustain rapid growth and not repeat Japan's mistakes, it must fix the policy roof now, when the sun is shining. Allowing inevitable currency appreciation and spurring domestic demand by encouraging consumption is much easier now when the economy is at the edge of overheating than it is likely to be in the future when it cools off. It has been estimated that seeking to maintain the current exchange rate could require as much as $400 billion in reserve accumulation in 2007, which would almost certainly lead to rapid asset price inflation as renminbi are printed to buy dollars. And there will not be a better moment to fix problems in the banking system.

Yazıda "Japonlar dediğimizi yapmadı gördüler günlerini, siz de akıllı olun" gibisinden bir tavır takınmış yazar. Çin'in enflasyonu son birkaç aydır yükseliyor. İlelebed dolar biriktiremezler. Bu politika nereye kadar sürecek ve dönüşüm olacaksa nasıl olacak merak ediyorum. Belli olmaz, belki Çin'in parasının değerlenmesi Türkiye'deki ihracatçıların (Çin'le fiyat rekabeti olan sektörlerdeki ihracatçılar) da yüzünü güldürebilir.

Sunday, April 8, 2007

Mümtaz'er Türköne - Cumhuriyet'in gerçek sahipleri (2)

Aşağıdaki bölümü de ihtiva eden bugüne ait yazıda Özdemir İnce'ye bazı dersler verilmiş. Tamamını okumanızı öneririm.

Bilim ve felsefe tarihi konusunda asgari bilgi sahibi olanlar, "inanç konusu olan bilim"in 19. yüzyıldan bu tarafa geçememiş, ilkel ve geri bir pozitivizmden başka bir şey olmadığını bilirler. Bu kadar geri ve ilkel bir düşüncenin 21. yüzyılda savunulması, üstelik üniversiteyi temsilen dile getirilmesi, sadece bilimsel geriliğimizin sebepleri hakkında bir fikir verebilir. Daha ötesini bekleyemezsiniz.

(...)Özdemir İnce'nin, "Kıblesi 1923 Cumhuriyeti olanın başka rehbere ihtiyacı yoktur." sözü ile Cumhuriyet'i halkın inançlarına rakip bir din gibi çıkartarak yabancılaştırdığını, üstelik bu sözün cehaletle malûl olduğunu söylemiştim. 1923 yılını rehber almaya kalkmak, laik cumhuriyetin geçmişi konusunda cahil olmakla mümkün. Ancak 1928 yılına kadar Anayasamızda "Devletin dini din-i İslâm'dır" ibaresinin yer aldığını bilmeyen biri 1923 yılını rehber edinebilir. Özdemir İnce'nin 1924-34 yılları arasındaki devrim yasalarını sıralayarak verdiği cevabı, öğrenmeye başlamak olarak yorumlayıp, tartışmayı kesmiştim. Ama verdiğim dersin yeterli olmadığı, dün, aynı konuya dönüp bana tekrar cevap yetiştirirken düştüğü hatalardan anlaşılıyor. Bu hataların da düzeltilmesi lâzım; çünkü cumhuriyetimizi Özdemir İnce'den öğrenmeye kalkanların her zaman yanlış şeyler öğrenme riski bulunuyor.

Diyor ki: "Kim ki Anayasa'nın koruması altında bulunan Devrim Yasaları'na ve Medeni Kanun'a karşı çıkar, o kimse Cumhuriyet düşmanıdır." Peki bunu yazan adam "devrim yasaları"nı doğru dürüst bilmiyorsa ne olur?

Savunduğu devrim yasalarını bilmeyen Özdemir İnce cumhuriyete sahip çıksa ne olur, çıkmasa ne olur?

Anayasamız 174. maddesinde, İnce'nin belirttiği "Anayasamız'ın koruması altında"ki bu yasaları saymaktadır. Bunlar, Özdemir İnce'nin saydığı gibi dokuz adet değil sekiz adettir. Yine onun saydıklarının ilk ikisi, devrim yasaları içinde yer almamaktadır. "Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair" devrim yasasından da İnce habersiz görünmektedir.

Cumhuriyet'i korumanın yolu, cumhuriyeti bu sahte ve cahil azınlığın kalkanı olmaktan kurtarmakla mümkün.

Demokrasi ne ister?

Ahmet Selim'in 5 Nisan 2007 tarihli "Bazı şeyler değişmiyor" başlıklı yazısından alıntı:

... Demokrasi, düşünce ister. Ayağı yere basan, ufuk aydınlığına açılmış pencereleri olan, nefsani tutkularını aşmış, hürriyetten korkmayan, sevgi ve özgüven dolu düşünce ilgileriyle ve üretimleriyle yürür demokrasi... Aman dışa açılma, derinlere bakma, renklere aldanma, ışıklara kapılma, seslere fazla kulak verme, hızını artırma, farklılıklara yaklaşma; böyle demokrasi, böyle hayat olmaz. Buna "kendinden korkmak" denir, buna "hayattan kaçmak" denir. Böyle korunamazsın, böyle yaşayamazsın, böyle var olamazsın. Senden ne milliyetçi olur; ne sağcı, ne solcu. Neyi savunuyor görünürsen, ona sadece zarar verirsin. (...)

Yazının tamamını fırsat bulursanız okumanızı tavsiye ederim.

Saturday, April 7, 2007

Cengiz Çandar'dan bir yazı... 07.04.2007

Cengiz Çandar bugün çok önemli bir yazı yazmış. ABD'nin bölünme ihtimaliyle alakalı.

Şimdi çalışmalar eyalette belde belde çalışılarak 2010 yılında “bağımsızlık ilanı” hedefiyle yürütülüyor. Vermont’un ABD’den ayrılarak “bağımsız bir ülke” olarak ayakta kalması, “ekonomik hesaplar”a da dayandırılıyor. Bunun başında petrol ve gaz fiyatları geliyor. Washington Post’un alıntı yaptığı Vermont’lu bir şehir plancısı, “Büyük birimler gözetilerek yapılan planlar, enerji kıtlığı yaşanacak olan gelecek dönemde çökecekler” diyor. Bir başka değerlendirme ise, içine girdiğimiz “üçüncü-dalga teknoloji çağı”nın yapısal olarak demokratik ve ademi-merkeziyetçi karakterine işaret ediyor. “İkinci-dalga teknoloji dönemi”, nasıl “merkeziyetçi ve otoriter devlet sistemi” yaratmışsa, şimdiki “elektronik-sanal alem çağı” zorunlu olarak “merkeziyetçiliğin terk edileceği”, demokratik yapılara yönelmek zorunda olarak görülüyor.
demiş. Burasını anlıyorum ama şunu anlamadım:
Biz, 2010’a dek sağlam duralım yeter. ABD’nin parçalanmasına üç yıl kadar bir zaman kaldı. Göz açıp kapayıncaya kadar geçer...
Niye sağlam duruyoruz, ABD bizim düşmanımız mı görünüyor? (Olacak iş değil ya) 2010'da ABD parçalansa ne olacak? Biz mi olacağız yeni dünyanın lideri? Şu anda ABD'nin dağılması sanki bizim lehimize birşeymiş gibi yazmasını garipsedim.

Friday, April 6, 2007

Çin'in rezervlerinden Amerikalı ekonomistler de memnun

İnsan anlamadığı bir konuya kafayı takınca kendini geliştirme imkanı buluyor. Greg Mankiw'in blogunda okudugum, Mankiw'in de katıldığı bir görüşü paylaşayım:
Larry Lindsey yaklaşık bir sene önce Wall Street Journal'da şunu yazmış:

America, however, benefits from this arrangement. The Chinese clearly undervalue their exchange rate. This means American consumers are able to buy goods at an artificially low price, making them winners.

In order to maintain this arrangement, the People's Bank of China must buy excess dollars, and has accumulated nearly $1 trillion of reserves. Since it has no domestic use for them, it turns around and lends them back to America in our Treasury, corporate and housing loan markets. This means that both Treasury borrowing costs and mortgage interest rates are lower than they otherwise would be. American homeowners and taxpayers are winners as a result.

There are losers, of course, most notably American producers of goods that are now made in China. Yet the losses to these producers are outweighed by the benefits from Chinese subsidies of our imports of consumer goods and the reductions in our borrowing costs from generous Chinese lending. Though correct, in politics these gains are now beside the point.

Ben de katılıyorum!

Çin'in rezervi, beni gerdi...

Taha Kıvanç iki gün önce bir yazı yazdı. Yazının giriş kısmı bize ucuz borç veren IMF'yi beslediğimizi ifade ediyor ve mantıklı değil gibi. Sonrasında ise NY Times'da yayınlanan bir yazıya ve Dani Rodrik'in bir çalışmasına referanslar vererek fazla döviz rezervi tutmanın gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere servet transferine sebep olduğunu iddia etmiş.

Tina Rosenberg'in NYT'deki makalesini okumadım. (4.95 dolar istiyorlar, zaten internetten birşeye para ödemeye korkuyorum) Unutmadan Dani Rodrik'in sitesinde konuyla alakalı olduğunu düşündüğüm çalışmanın adını da yazayım:
“The Social Cost of Foreign Exchange Reserves,” International Economic Journal, 20(3), September 2006, forthcoming.

Orhan Karaca'nın blogunda konu üzerinde yorum yazdım. Orhan Bey de Fehmi Koru'ya katılmadığını, yaşanan büyük krizlerden sonra rezervlerin çok olmasının gerekli hale geldiğini ve rezervlerin en az riskli yerde tutulmasının mantıklı olduğunu yazdı.

Benim aklımda ise hala bazı sorular var. Çin'in rezervi 1 trilyon doları buluyor. değil 8 aylık; 1 yıllık ithalatından fazla. Anladık, rezerv lazım ama bu kadarı da fazla değil mi? Ayrıca "gereğinden fazla olan kısım" için acilen ihtiyaç duyma diye birşey sözkonusu olamaz. O zaman bunun kullanılacağı yer siyasi tercihe dönüşür. Gerekli kabul edilen rezervlere bile ihtiyaç duyulmuyor çoğu zaman. Bir de Çin zaten sıcak paraya karşı önlem almış bir ülke değil miydi?

Dayanamadım, tam olsun diye Dünya Bankası'ndan rakamlara baktım. 2006 sonu itibariyle Çin'in yıllık ithalatı 718,5 milyar dolar. 54.3 milyar doğrudan sermaye girişi var, 156,5 milyar da dış ticaret fazlası. Döviz hesabı 159 milyar kadar. Rezerv ise yaklaşık 988 milyar dolar. Dış borcunu bulamadım. Ama bu rezervi anlamakta gerçekten zorlanıyorum. GSYH'n 2,5 trilyon dolar, 1 trilyon rezerv de neyin nesi? Biz aynı oranda tutsaydık (gsyh ya da ithalata göre) şimdi yaklaşık 150 milyar dolar rezervimiz olması lazımdı.

Neyse, okuyan bir ekonomistimiz olursa şu olaya açıklık getiriversin bir zahmet. Gariban Çinliler kendileri yemeyip Amerika'yı mı finanse ediyor, yoksa işin başka bir rengi de mi var, hakikaten merak ettim.

Edit: Dış borç rakamlarına da buradan ulaşılabilir. 2005 itibariyle toplamda 281 milyar dolarmış. Kısa vadeli olanlar 148 milyar dolar. Dış ticaret fazlasına bakınca rezerv hakkındaki düşüncem yine aynı.